Bazen sokakta yürürken insanların hayatına bakıyorum. Bir kadın market poşetlerini iki eline paylaştırmış, telefonda annesiyle konuşuyor. Sesinde telaş yok. Eve gidince ne pişireceğini düşünüyor belki. Akşam bir dizi açacak. Yarın erken kalkacak. Hayat onun için ağır bir soru gibi görünmüyor o an. Bir adam kaldırımda çocuğunun elini tutmuş, karşıdan karşıya geçmesini bekliyor. Çocuk bir şey anlatıyor, adam yarım kulak dinliyor ama gülümsüyor. Birkaç saniyelik sıradan bir sahne. Kimsenin dönüp bakmayacağı kadar sıradan. Ama ben bakıyorum. Bir kafede iki kişi oturuyor. Biri diğerine iş yerindeki bir olayı anlatıyor. Sonra ikisi de gülüyor. Kahveleri soğuyor, konuşmaları uzuyor. Birinin akşam eve döndüğünde anlatacak bir günü var. Diğerinin dinleyecek bir insanı. Bunları izlerken içimde garip bir boşluk açılıyor. Kıskançlık değil tam olarak. Özlem de değil. Daha çok, bir dili unutmuş olmak gibi. İnsanların nasıl bu kadar doğal yaşadığını anlamıyorum bazen. Nasıl plan yapabildiklerini. Nasıl yarını düşünürken içlerinin daralmadığını. Nasıl bir doğum gününe giderken ne giyeceklerini dert edebildiklerini. Nasıl "haftaya görüşürüz" cümlesini gerçekten kurabildiklerini. Çünkü bazı insanlar için gelecek, takvimdeki boş günlerdir. Bazıları içinse gelecek, hakkında konuşulması bile zor bir yerdir. Normal insanların normal hayatları uzaktan bakınca çok basit görünüyor. Sabah kalkmak. Bir yere yetişmek. Bir arkadaşına mesaj atmak. Akşam yemeği için ne alınacağını düşünmek. Birinin doğum gününü hatırlamak. Hafta sonu planı yapmak. Bir ilişkiyi sürdürmek. Bir evi düzenlemek. Hayatın küçük ayrıntılarına sinir olmak. Bunlar küçük şeyler gibi görünüyor. Ama insanın içi uzun süre savaş alanı olduğunda, küçük şeyler bile başka bir gezegenin alışkanlığına dönüşüyor. Telefonun çalıyor ama açmak için içinde bir neden bulamıyorsun. Bir mesaj yazıyorsun, sonra siliyorsun. İnsanlar bir yere çağırdığında gitmek istemediğin için değil, orada nasıl biri olacağını bilmediğin için geri çekiliyorsun. Konuşacak bir şeyin yokmuş gibi geliyor. Çünkü herkes hayatından bahsederken, sen hayatının hangi kısmını anlatacağını seçemiyorsun. "İyiyim" demek kolay. Ama devamı zor. İnsanlar "Ne yapıyorsun bu aralar?" diye soruyor. Bu soru bazıları için basit. İş, okul, ilişki, tatil, yeni bir plan. Ama bazen insanın verecek cevabı olmuyor. Çünkü günler birbirine benziyor. Çünkü bir süredir yaşamakla uğraşmıyor, sadece günü bitirmeye çalışıyorsun. Çünkü dışarıdan boş görünen saatlerin içinde, kimsenin görmediği kadar çok şeyle boğuşuyorsun. Sadece evdesin. Pencereden dışarı bakıyorsun. Karşı apartmanda bir ışık yanıyor. Birisi mutfakta yemek yapıyor. Birisi çamaşır asıyor. Belki birisi sevdiği birine eve geldim diye mesaj atıyor. Ama ben hep o kendi ellerimle duvarını ördüğüm zindanımdayım. Hayat, başkalarının evlerinde devam ediyor. Sen de o hayatların içinden geçen birisin. Ama bazen kendi hayatının içinde misafir gibi hissediyorsun. Dünyaya ait olmamak romantik bir yalnızlık değil, normal insanların normal hayatlarını izlerken kendi hayatına seyirci kalmaktır. Belki en ağır olan da budur. Kimse sana kapıyı kapatmamıştır belki. Kimse açıkça "Sen buraya ait değilsin" dememiştir. Ama sen o kapının önünde uzun süre bekledikten sonra, içeri girmenin nasıl bir şey olduğunu unutmuşsundur. Ve bir süre sonra insan, kapının açılmasını bile istememeye başlar. Çünkü içeride herkesin bildiği bir hayat vardır. Sen ise uzun zamandır, sadece dışarıdan bakıyorsundur.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder