Olgunluk Bir Hediye Değil, Hayatta Kalma Biçimidir
Bazı insanlar olgunluğu yaşla karıştırıyor. Sanki zaman geçince herkes biraz daha sakin, biraz daha bilge, biraz daha güçlü oluyormuş gibi… Oysa gerçek hayat böyle işlemiyor. Zaman tek başına hiçbir şeyi iyileştirmiyor. Bazı insanları sadece daha yorgun, daha sessiz ve daha dikkatli yapıyor. Bugün üzerimde taşıdığım bu olgunluk, takvim yapraklarının bana bıraktığı zarif bir armağan değil. Onu; hayal kırıklıklarının içinden geçerek, ihanetlerin ardından yeniden ayağa kalkarak, gecelerce kendi zihnimle savaşarak, ve bazen gerçekten sonumun geldiğini düşündüğüm anlardan sağ çıkarak kendi ellerimle ördüm. İnsan dışarıdan bakınca sadece sonucu görüyor. Sakin bir yüz, kontrollü bir ses tonu, mesafeli bir duruş, kolay kolay dağılmayan bir insan… Ama kimse o görüntünün arkasındaki enkazı bilmiyor. Kimse bir zamanlar ne kadar kırıldığını, hangi cümleyle yıkıldığını, hangi sessizlikte nefessiz kaldığını, hangi gecede sabaha kadar tavana bakıp “Ben buradan nasıl çıkacağım?” diye düşündüğünü görmüyor. İnsanlar güçlü gördükleri kişilerin hep öyle doğduğunu sanıyor. Hayır. Bazı insanlar güçlü doğmaz. Sadece başka seçenekleri kalmadığı için güçlenir. Ben de onlardan biriyim. Yüzümde gördüğün bu sakinliğin öncesinde beni paramparça eden fırtınalar vardı.Sessizliğim huzurdan değil; çok fazla şey yaşamış olmanın yorgunluğundan doğdu. Bazı şeyler insanı olgunlaştırmaz, bazı şeyler insanı tamamen değiştirir. Bir noktadan sonra eskisi gibi saf kalamazsın. Eskisi gibi kolay güvenemezsin. Eskisi gibi hızlı bağlanamazsın. Eskisi gibi herkes için kendinden veremezsin. Çünkü bedelini öğrenmişsindir. İyi niyetin nasıl suistimal edildiğini, sabretmenin bazen sadece kendini tüketmek olduğunu, sessiz kalmanın her zaman asalet değil bazen sadece tükenmişlik olduğunu anlarsın. İşte o zaman değişirsin. Daha sert değil, daha seçici olursun. Daha soğuk değil, daha bilinçli. Daha uzak değil, kendine daha yakın. Bu dengeye kolay ulaşmadım. Defalarca savruldum. Yanlış insanlarda kayboldum. Yanlış yerlerde kendimi aradım. Kendi içimde düştüm. Uçurumların kıyısından geri döndüm. Bazen sustum çünkü anlatacak gücüm kalmadı. Bazen gittim çünkü kalırsam kendimi kaybedeceğimi biliyordum. Bazen vazgeçtim çünkü savaşmak değil, hayatta kalmak gerekiyordu. Bugün dimdik görünen yanlarım bir zamanlar en çok kırılan yerlerimdi. İnsan en sağlam duvarlarını en büyük yıkımlarından sonra örüyor. Bu yüzden artık kimseye “Sen çok değiştin” açıklaması yapmıyorum. Evet, değiştim. Çünkü aynı kalmak için fazla şey yaşadım. Bazı vedalar insanı büyütür. Bazı kayıplar karakterini yeniden yazar. Bazı acılar ise seni ya tamamen bitirir ya da seni senden daha gerçek birine dönüştürür. Ben ikinci tarafta kalmak için çok savaştım. Bu yüzden bugün üzerimde taşıdığım her şeyin bir bedeli var. Bu olgunluğun… Bu mesafenin… Bu suskunluğun… Bu kontrollü kalbin… Hepsinin. Bu elbisenin her bir ipliği için ruhumdan bir parça verdim. Ve şimdi insanlar bana dönüp “Ne kadar güçlüsün” dediğinde içimden sadece şunu düşünüyorum. Keşke bu güce hiç ihtiyaç duymamış olsaydım. Çünkü bazı güçler alkışlanacak şeyler değildir. Bazı güçler, sadece hayatta kalabilmek için mecburen geliştirilir. Ama yine de… Bugün buradaysam, hala ayaktaysam, hala içimde bir şeyler tamamen ölmediyse bu benim vazgeçmemeyi öğrenmiş olmamdandır. Ben küllerinden doğan insan masallarına hiç inanmadım. İnsan küllerinden doğmaz. İnsan küllerini yanında taşıyarak yürümeyi öğrenir. Olgunluk da tam olarak budur. Unutmak değil. Yok saymak değil. Hiç yara almamış gibi davranmak hiç değil. Olgunluk; yaralarına rağmen yumuşak kalabilmek, kırılmışken bile kimseyi kırmamayı seçebilmek, ve en önemlisi kendini kaybetmeden karanlığın içinden çıkabilmektir. Ben bugün üzerime bunu giyiyorum. Bir zarafet gibi değil, bir savaş izi gibi. Ve biliyorum; bunu gerçekten yaşamış olanlar ne demek istediğimi tek cümlede anlayacak.
