19 Eylül 2026 Cumartesi

Düşünmek… Acıd(t)ır

sayfalardan taşan karmaşık karalamalarla dolu defter
Düşünebiliyoruz… Bize verilen en büyük şeylerden biri belki de bu. Bir şeyi merak edebiliyoruz, sorgulayabiliyoruz, nedenini arayabiliyoruz. Gökyüzüne bakıp orada ne olduğunu sorabiliyor, denizin neden çekildiğini hesaplayabiliyor, toprağı işleyip kendimize bir hayat kurabiliyoruz. Düşünerek şehirler kurduk, sanat yaptık, birbirimizi anladık. Hatta bazen birbirimizi düşünerek incittik. Demek ki düşünmek başlı başına kötü bir şey değil. Sorun galiba nerede duracağını bilmediğinde başlıyor. Çünkü bazı insanların zihni bir şeyi düşünüp bırakmayı bilmiyor. Benimki mesela. Bir olay oluyor. Bitiyor. İnsanlar evlerine gidiyor, ışıklarını kapatıyor, ertesi gün başka bir şey konuşmaya başlıyor. Ben ise olayın içinde kalıyorum. Söylenen bir cümleyi tekrar tekrar düşünüyorum. O cümlenin söylenmeyen tarafını arıyorum. Bunu neden böyle söyledi diye başlayıp, acaba ben nerede yanlış yaptım noktasına geliyorum. Sonra oradan başka bir anıya geçiyorum. O anı başka bir şeyi hatırlatıyor. Derken konu artık ilk başladığı yerden çok uzaklarda bir yerde oluyor. Ama benim beynim için hâlâ aynı konu. Bazen insanın kendi zihninin içinde ne kadar uzun süre yaşayabileceğini dışarıdan biri görse şaşırırdı. Çünkü dışarıdan bakınca hiçbir şey olmuyordur. Oturuyorumdur. Telefon elimdedir. Bir şarkı açıktır. Belki kahve içiyorumdur. Belki hiçbir şey yapmıyorumdur. Ama içeride bir şey durmadan çalışıyordur. Bir konuşma. Bir ihtimal. Bir geçmiş. Bir gelecek. Olmamış bir şeyin nasıl olabileceği. Olmuş bir şeyin başka türlü olup olamayacağı. Ve en kötüsü de şu, insan bir süre sonra hangisinin gerçek, hangisinin kendi zihninin ürettiği ihtimal olduğunu ayırmakta zorlanıyor. Beyin bazen yaşanmamış şeyleri bile yaşanmış kadar yorucu hale getiriyor. Belki de çok düşünmenin en acı tarafı bu. Henüz olmamış bir şey için üzülüyorsun. Artık değişmeyecek bir şey için tekrar tekrar öfkeleniyorsun. Bir daha asla geri gelmeyecek bir konuşmayı zihninde defalarca yeniden yapıyorsun. Karşındaki insanın söylemediği cümlelere bile cevap veriyorsun. Sonra bütün bunlardan yoruluyorsun. Ama ortada yorulmuş görünmeni gerektirecek hiçbir şey yok. Kimse sana bugün ne yaptın da bu kadar yoruldun diye sorsa anlatamazsın. Çünkü yaptığın şey dışarıdan bakıldığında hiçbir şeydir. Sadece düşündün. Şimdi bunun daha da garip bir tarafı var. İnsan zihninin hiç susmadığından şikâyet ederken, dünyanın da artık susmasına izin vermediğini fark ediyor. Telefonu eline alıyorsun. Bir bildirim. Bir video. Bir haber. Birinin hayatı. Birinin fikri. Birinin mutluluğu. Birinin öfkesi. Birinin sana ne düşünmen gerektiğini anlattığı başka bir cümle. Sonra telefonu bırakıyorsun. Ama sessizlik gelmiyor. Çünkü bu defa dışarıdaki sesler kesilse bile içeridekiler devam ediyor. Belki bu yüzden bazı geceleri seviyorum. Gece olduğunda en azından kimse senden bir şey istemiyor. Kimse konuşmuyor. Kimse bir şey anlatmıyor. Kimse hayatının ne kadar güzel gittiğini göstermiyor. Dünya biraz olsun geri çekiliyor. Ve insan kendi zihniyle baş başa kalıyor. Gerçi bunun da pek huzurlu bir tarafı yok. Çünkü bütün gün susturduğun şeyler gece konuşmaya başlıyor. Bir zamanlar yaşadığın bir şey. Yıllardır aklına gelmeyen bir yüz. Bir cümle. Bir ihtimal. Bir, ya şöyle olsaydı? İşte o soru var ya… Bazen insanın bütün gecesini tek başına doldurabiliyor. Belki çok düşünmenin acısı düşünmekten değil. Hiçbir düşüncenin gerçekten tamamlanmamasından geliyor. Bir cevaba ulaşıyorsun, zihnin yeni bir soru çıkarıyor. Bir şeyi kabullendiğini sanıyorsun, başka bir ayrıntı aklına geliyor. Tamam artık bunu düşünmeyeceğim diyorsun. Ve beynin sanki sana inat eder gibi, tam o anda yıllardır kapalı duran başka bir kapıyı açıyor. Bazen kendi kafamın içinde kırk odalı bir evde yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Bir odadan çıkıyorum, diğerine giriyorum. Birinin kapısını kapatıyorum, arka taraftan başka bir kapı açılıyor. Sonunda yorulup bir yerde oturuyorum. Ama ev susmuyor. Sanırım insanın kendinden kaçamamasının en açık hali bu. Nereye gidersen git, kendini de yanında götürüyorsun. Telefonu kapatabilirsin. İnsanlardan uzaklaşabilirsin. Işıkları söndürebilirsin. Hatta bazen bütün dünyayla bağlantını kesebilirsin, ki ben 2 yıldır bunu yapıyorum :) Ama kendi zihninden çıkıp başka bir yere gidemiyorsun. Ben hâlâ düşünmeyi bırakmayı öğrenmiş değilim. Belki de öğrenemeyeceğim. Çünkü bazı insanlar için düşünmek bir alışkanlık değil, yaşama biçimi oluyor. Her şeye anlam yüklemek. Bir bakışın içinde başka bir şey aramak. Bir sessizliğin nedenini düşünmek. Söylenmeyenleri duymaya çalışmak. Bazen bunun bir yetenek olduğunu düşünüyorum. Bazen de insanın kendisine verebileceği en büyük cezalardan biri. Çünkü çok düşündüğünde sadece olanları yaşamıyorsun. Olabilecekleri de yaşıyorsun. Olmayanları da. Geçmişi tekrar tekrar. Geleceği daha gelmeden. Ve bazen sadece bugünün içinde kalmak bile başlı başına zorlaşıyor. Belki çözüm düşünmemek değildir. Zaten insan kendine düşünme dediği anda daha çok düşünüyor. Belki mesele bazı düşüncelerin cevap istemediğini anlamaktır. Bazı şeylerin açıklaması yoktur. Bazı insanların neden gittiğini hiçbir zaman tam olarak bilemezsin. Bazı konuşmaların başka türlü geçip geçemeyeceğini asla öğrenemezsin. Bazı ihtimaller sonsuza kadar ihtimal olarak kalır. Ve insanın bazen yapabileceği tek şey, zihninin açtığı o kapının önünde biraz durup içeri girmemeyi seçmektir. Ben bunu her zaman yapamıyorum. Hatta çoğu zaman yapamıyorum. Ama artık en azından şunu biliyorum. Her düşündüğüm şey gerçek değil. Her sorunun cevabını bulmak zorunda değilim. Ve zihnim susmadığında, bunun benim bozuk olduğum anlamına gelmediğini de biliyorum. Bazen sadece fazla uzun süre kendi içimde kalıyorum. Sonra gece oluyor. Şarkı açılıyor. Oda sessizleşiyor. Ve ben yine düşünüyorum. Ama bu kez düşüncelerimin hepsinin peşinden gitmemeye çalışıyorum. Çünkü insan bazen kendini düşüncelerinden kurtararak değil, hangisinin peşinden gitmeye değmeyeceğini öğrenerek biraz olsun rahatlıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

KIRK ODALI BİR ZİHİN

Düşünmek… Acıd(t)ır

Düşünebiliyoruz … Bize verilen en büyük şeylerden biri belki de bu. Bir şeyi merak edebiliyoruz, sorgulayabiliyoruz, nedenini arayabiliyoruz...