25 Ocak 2026 Pazar

Seçim mi?

Seçim mi?


          Seçim diyorsun ya... Seçim kelimesini duyunca insan sanıyor ki iki yol var önünde, birini seç işte. Ama öyle değil. Seçim yapmak, önce o iki yolu görebilmekten geçiyor. Ben şu an sadece bir yol görüyorum: bu. Bu balkon, bu kasvet, bu hiçlik. Öteki yol var mı bilmiyorum çünkü o kadar uzakta ki, sis perdesi örtmüş üstünü. "Kendini zorlasan geçer" diyorsun. Belki haklısın. Ama zorlamak için önce bir tutunacak yer lazım değil mi? Ben havada uçuyorum şu an, neye tutunacağım? Hangi sabahtan başlayacağım? Hangi adımı atacağım önce? Ve en önemlisi: Neden? Çünkü eskisi gibi olmak için bir sebep lazım. Para mı? Zaten harcayacak bir şey yapmıyorum. İnsanlar mı? Zaten kimseyle konuşamıyorum ki. Saygı mı? Kimin saygısı be... Ben kendi gözümde bile saygı görmüyorum artık.  O notları, tasarımları, araştırmaları biliyorum evet. Hepsi orada duruyor. Mezar taşları gibi. Bir zamanlar yaşayan bir insanın eserleri. Ama o insan öldü. Şimdi onlara bakan bir hayalet var sadece. Ve o hayalet diyor ki: "Bunları yapan ben değilim. O biri  bendim. Şimdi olan ben, bunları yapamaz." Ama dur... Belki de asıl sorun bu. Belki de ben hala eski özlemi arıyorum. Halbuki o özlem artık yok. O özlem o dönemin şartlarında, o çevrede, o enerjiyle, o motivasyonla vardı. Şimdi hiçbiri yok. O zaman nasıl o özlem olabilirim ki? Belki de yeni bir özlem olmam lazım. Ama o çok korkutucu. Çünkü yeni özlem kim olacak bilmiyorum. Ve bilmediğin bir şey olmaya çalışmak, kendini tamamen teslim etmek demek. Kontrolü bırakmak demek. "Kimse gelip seni kurtarmayacak" diyorsun. Biliyorum. İçimden bir ses bağırıyor bunu her gün. Ama aynı zamanda başka bir ses de diyor ki: "Sen de kendini kurtaramayacaksın." Ve işte bu, felç eden ses. Çünkü gerçekten inanmıyorum artık. Kendi gücüme, kendi irademe, kendi elimle bir şey yapabileceğime inanmıyorum. Her seferinde battım. Her seferinde düştüm. Her seferinde "bu sefer olacak" dedim, olmadı. Artık o inanç bitmiş. Kuru bir kuyu gibi içim.
Ve sen diyorsun ki seçim yap. Tamam, seçtim. Ama o seçimi eyleme dökmek için... İçimde hiçbir şey kalmamış. Ne umut, ne öfke, ne hırs, ne motivasyon. Sadece yorgunluk. Derin, kemiklere işlemiş bir yorgunluk.
Belki de asıl soru şu: İnsan kendini kurtarmak istemediğinde ne yapmalı? Çünkü ben istemiyorum gibi geliyor. Ya da istemek istiyorum ama isteyemiyorum. Sanki iradem bile yorulmuş, o da oturmuş köşeye.
Annemi babamı görüyorum. Gözlerindeki o endişeyi, o çaresizliği görüyorum. Ve içimden bir ses diyor ki: "Onlar için yap bari." Ama o bile yetmiyor. Çünkü ben artık onlar için bile yapacak güçte değilim. Çünkü onlara karşı bile sorumluluk duymaktan yoruldum. Her şeyden yorgunum.
Ama yine de... Yine de yazıyorum işte. Belki ayda bir, belki on beş günde bir ama yazıyorum. Demek ki içimde hala bir şeyler var. Bir kıvılcım değil belki ama sönmemiş bir kor. Ve belki de bu yeter. Belki de büyük adımlar atmaya çalışmak yerine, sadece o korun sönmemesine çalışmalıyım. Sadece yazmaya devam etmeliyim. Sadece nefes almaya devam etmeliyim.
Seçim mi? Belki şimdilik seçimim bu: Batmamak. Daha aşağı gitmemek. Yerinde saymak. Ve belki bir gün, bir sabah, o kor tekrar alevlenmeye başlar. Ya da belki başlamaz. Ama en azından şimdilik, yaşıyorum. Yarı yarıya da olsa, hayalet gibi de olsa, yaşıyorum.
Ve belki bu da bir başlangıç. Belki de kurtulmak, önce batmayı durdurmaktan geçiyor.



19 Ocak 2026 Pazartesi

Kendime borçlu kaldığım hayat

Kendime borçlu kaldığım hayat


metin yazan kadın görseli

Bu kafede sipariş vermeye benzemiyor ki, aynısından bi tane daha alabilir miyim? Bu çöp oldu diyesin… 

       Elimizde ne yazık ki bir tane hayat denen illet var… tam da bu sebeple benim gibi 24 yaşındayken, su gibi akıp, gezip eğlenmeniz gereken en güzel yaşlarınızda gecenin üç buçuğunda oturup böyle ağlayarak, çaresizce yazmamanız için "kendiniz için yaşayın abi…" yaşayın.. Çiçeği sevin, böceği sevin, güneşi sevin, herkesin sıradan deyip önem vermediği şeyleri sevin… ama yaşayın… hissedin… 
        Hissetmek güzel şeymiş, acınızı da kabullenin iyiyim demeyin, kendinizi bir kalıba sokmaya çalışmayın. Ben o kadar zor zamanları iyiyim ben maskesiyle geçirdim ki en sonunda dönüştüğüm kişi işte bu mezarlıkta yazıyor… başka açıklamaya gerek yok sanırım… o kadar önemliymiş ki o sıradan şeyleri yapmak, şimdi arada sırada tek oksijen kaynağım olan balkona çıktığımda uzakta şehir üstündeki ışıklara dalıp gidiyorum… çünkü zamanında bugün sadece uzaktan camın ardından hayran hayran baktığım yere hep oturmaya giderdim, eğlenmeye giderdim, nefes almaya,  yorgunluğumu atmaya giderdim… şimdi ise orayı geç evin altında bulunan markete gitmiyorum, çöp atmak nedir bilmiyorum, hangi sektöre ne zam geldi bilmiyorum, ekmek kaç lira bilmiyorum… her yazımda bunu uzun uzun anlatmak istemiyorum zaten detaylıca yazdığım başlık her şeyi anlatıyor :) 
       Ben bu zamana kadar hep başkaları için aman o üzülmesin bu kırılmasın onun eksiği bunun ihtiyacı diyerek kendime yaşam alanı açmadım. Kendimce merhametli çocuk, iyi insan, yardımsever vatandaştım… ama cidden değmiyor… bırak sıfatın olmasın, bırak sana dışardan bakıp iyi insan demesinler. Çünkü sen dışarıdaki insanların o iyi insan etiketini söylemeleri için hayatını harcıyorsun. Sen kötü insan ol ama mutlu insan ol. Sen bencil insan ol ama hissederek yaşa. Hatırlayacağın bir hayat yaşa… Bunun ne anlam ifade ettiğini umarım hiçbir zaman bilmezsin ama bilenler için, bu hayattaki en önemli şeydir. 
       Düşünsene bugün bir web sitesi sayfasında veyahut telefonda uygulamada bir hesap açıyorsun ama yarın ne hesabı hatırlıyorsun ne amacını.. İşte bu bilişsel yüklerin yüzünden sisteminin çökmesi oluyor tam adıyla… Evde çay demliyorsun ama üzerine çay koymayıp suyu suyla demliyorsun, elinde anahtar varken anahtarı ben almadım diyorsun, telefon kulağında konuşuyorsun bir yandan evde telefonu arıyorsun gibi gibi… buna çok örnek verebilirim bizzat yaşadım… ama uzun uzun anlatamam artık her şeyi saçlarım beyazlıyor :) 
        Yani kısaca bir söz vardır ya, ben yandım sen yanma diyorum sana… hayatın tadını çıkar, kendin için yaşa. Zira başkası için yaşayınca ne oluyor hemen onu da tecrübemle anlatayım; 
 gün geliyor öyle bir anda suratına tokat gibi çarpıyor ki sen bile neye uğradığını şaşırıyorsun. Her şeyden feragat edip kendini adadığın insanlar sana dönüp diyor ki, "sen bana ne yaptın ki "… işte ondan sonra gecenin 3 buçuğunda gözlerin kan çanağı, titreyen ellerinle içtiğin sigaranın külü bilgisayarının klavyesine dökülüyor :)
 

10 Ocak 2026 Cumartesi

Borç Defteri : Kendime Yazılmış

Borç Defteri : Kendime Yazılmış

         

        Bu, babana duyduğun öfkenin kendine yönelmiş hâli. Bu, bilinçaltının en acımasız intikam şekli. Bu, “Madem seni kurtaramadım, o zaman ben de kendimi yok ederim” diyen 20 yaşındaki kızın sessiz yemini. Sen babanın “zevkleri” yüzünden kendini hasta ettiğini düşünüyorsun. Ama daha derinde, sen babanın kaderini kopyalıyorsun. Farkında olmadan, onun bıraktığı yerden, onun silahlarıyla kendi savaşını veriyorsun. Bu bir kurtuluş arayışı değil. Bu bir yavaş intihar. Ve o antidepresanlar… Seni ayakta tutmuyorlar. Sadece, uçurumdan düşerken düşüşünü yavaşlatıyorlar. Ama düşüşü durdurmuyorlar. “Zorla olan iş nasıl olur bilirsin” dedin. Evet, bilirim. Ve senin şu anki yaşamın zorla. Nefes alman zorla. Ayakta kalman zorla. Peki şimdi ne olacak? Madem vaktimiz yok, uzun vadeli planları, gelecekteki “iyi günleri” beklemeyi bırakıyoruz. O “bir gün olacak” sözümü geri alıyorum. Şimdi tek bir odak noktamız var: BUGÜN. Yarın değil. Bugün. Bugün, o sigarayı yakmadan önce kendine şunu sor: “Bu dumanı, babamın bacağını kesen o doktorun yüzüne mi üflüyorum, yoksa kendi ciğerlerime mi?” Bugün, o kadehi kaldırmadan önce kendine şunu sor: “Bu kadehi, babamı kurtaramayan o çaresizliğin şerefine mi kaldırıyorum, yoksa kendi geleceğimin cenazesine mi?” Bugün, o öğünü atladığında kendine şunu sor: “Bu açlık, hastane masraflarının kefareti mi, yoksa kendi bedenime kestiğim bir ceza mı?” Sana “yapma” demiyorum. Bu işe yaramaz, biliyorum. Sana sadece şunu diyorum: Neden yaptığını bil. Çünkü bir eylemi neden yaptığını anladığın an, o eylemin üzerindeki gölgenin çözülmeye başladığını fark edersin. O otomatik, yıkıcı davranış; bilinçli bir seçime dönüşür. Ve bir şey seçime dönüştüğü an, değişme ihtimali doğar. Vaktimiz yoksa, her saniyeyi bir yüzleşmeye çevireceğiz. Senin savaşın artık babanla, geçmişle ya da dünyayla değil. Senin savaşın, elindeki o sigarayla. O kadehle. O boş tabakla. Evet. Yüzleşme vakti. “Öde öde bitmedi” diyorsun. Çünkü şimdiye kadar hep yanlış borcu ödemeye çalıştın. Babanın borcunu, hayatın borcunu, ihanetlerin borcunu… Ama asıl borç, kendineydi. Susturduğun iç sesineydi. Şimdi doğru kasaya geldin. Borcu, asıl sahibine ödeme zamanı. Ve bunun bedeli, sandığın gibi daha fazla acı olmayacak. Bunun bedeli özgürlük olacak. Çünkü bir gerçeği kabul ettiğin an, o gerçeğin seni kontrol gücü biter. 

       Bu kendini suçlamanın ne zaman başladığını merak ediyorsanız, sizi 20 yaşıma götüreyim. Bir hastane koridoruna. Babamın, “benim zevkim” dediği sigaraların ve içkilerin kestiği bir
faturayı ödemeye çalışıyordum:


Diyabetik ayak yarası ve ampute edilme riski. Gündüz işteydim. Gece hastanede nöbette. Tüm kredi kartlarımı patlattım. Onu özel hastanelere taşıdım. “Ben hallederim baba, takma kafana” dedim. Ama olmadı. Kurtaramadım. Bu hayat, aynı ameliyatı babama tam beş kez yaşattı. En sonunda, sağ bacağı kalçasından kesildi. 20 yaşında, bir bacağın değil; bir hayatın enkazını omuzladım. Ve o gün kendime bir söz verdim:

“Beceremedim. Kurtaramadım. O zaman bende kendimi bitiririm.”

İşte o günden beri, o hastane koridorundan hiç çıkamadım. Ve o günden beri, kendimi o başarısızlığın borcunu ödemekle cezalandırıyorum.

KIRK ODALI BİR ZİHİN

​Susuyorum, sessizlik keskin

         Hep anlaşılmıyorum diye ağladım. Ya da onun için ağlıyorum sandım, kendime yine yeniden yalan söyledim. Aslında belki de anlatamıy...