20 Mayıs 2026 Çarşamba

​Susuyorum, sessizlik keskin

   

     Hep anlaşılmıyorum diye ağladım. Ya da onun için ağlıyorum sandım, kendime yine yeniden yalan söyledim. Aslında belki de anlatamıyordum. Belki de anlaşılmak denen şey hiçbir zaman yoktu. İnsanların her boka uydurduğu sıradan sıfatlardan biriydi. Esas kötü olan bana göre aslında anlaşılamamış olmak değil de, artık anlaşılmadığımı kendime dönüp itiraf ettiğim zamandan sonra gelen tüm zamanlarda çok fazla söyleyeceğim şey varken bile sadece tamam ya da aynen demekle geçiştiriyorum. Öyle yemin etmişim ki kendime, anlatmayacağım diye… sıradan bir konu hakkında feci fikre sahip olmama rağmen ağzımı açıp tek kelime etmiyorum, etmek istemiyorum. Yorgunum ya… çok yorgunum. Öyle yatıp uyumayla, dinlenmeyle falan geçecek bir yorgunluk değil bu… gözümü kapatıp bir daha açmamayı her gece isteyecek kadar bir yorgunluk… Ben şunu fark ettim özellikle bugün Cem adrian'ın, bana ne yaptın şarkısında tekrarın bilmem kaç kez döndüğü saatlerde, bana neden yaptılar bilmiyorum ama… köpek gibi yalnızlığı üzerime ben değil onlar çektiler… oysa ben böyle miydim… insan canlısı, hayat sevinci olan, sohbet muhabbet eden, sevebilen, hissedebilen, nazik bir insandım… ne yaptınız bana? Ben hiçbir şey hissedemiyorum… yeni bir insanla tanışmış olmanın heyecanını bile hissedemiyorum. Ulan öyle bir hale getirmişsiniz ki beni konuştuğum insana adını sormak 3 gün sonra aklıma gelir olmuş… bu kadar mı vazgeçilir her şeyden, gelecekten, geçmişten, en önemlisi kendindennoldu sana… nasıl düzeleceksin… düzelebilecek misin…
düzelemezsen bu taşıdığın kafa seni bu şekilde bir 11 ay da götürmeyecek bunu biliyorsun demi… ne olacak o zaman pes edip allahtan beklediğini kendin mi yapacaksın? Hem de bile bile…
yoksa artık yaralarını dışardan kimsenin saramayacağını sana dışardan gelecek olanın sadece yeni bir yara olacağını, şifa gelecekse sadece kendinden, kendi içinden gelecek bunu kabul edip sarmaya mı başlayacaksın? Korkuyorsun dimi… yeniden ayağa kalkarsam eskisi gibi ne yük varsa üzerime yıkacaklar diye… eski gücüm yok artık taşıyamam diyorsun… sırf yine onlar yüzünden kendinden vazgeçiyorsun. Kızım sen kendim için bitmek istiyorum derken bile onlar için bitiriyorsun kendini… sırf o yüklerden korktuğun için. Yoksa sana gelse birisi dese ki, bundan sonra hiçbir yük senin omuzlarına çökmeyecek, sen sadece kendi başından sorumlusun deseler hemen yarın günün ilk ışıklarıyla salak salak o sokaklarda çocuk gibi sırıtarak koşmaya gitmeyecek misin :) 11 aydır kendini kapattığın o zindandan bir anda ipinden boşanmış köpek misali koşmayacak mısın sokaklarda :) sağlığımı nasıl düzeltirim diye o giremediğin doktor kapılarını birer birer hevesle çalmayacak mısın iyileşmek için :) ahh özlem… sana seni anlıyorum diyen insanlar seni hiçbir zaman anlamadı ve hiçbir zaman da anlamayacak bunu kabul et güzelim… biliyorum kabul etme eylemi sende herkesteki gibi çalışmıyor. Sen biliyorsun, kendine doğru olanı söylüyorsun, ama bataktan çıkmak istemiyorsun. Huzur yabancı, tanıdık olan acı çünkü… bu seni korkuttuğu için her gün biraz daha derine gömüyorsun kendini. Bu bataktan çıksan her şey bambaşka olacak biliyorsun. Ama gidemiyorsun. Neden? Ben sana yine gerçekleri söyliyim ama sen değiştireme, çünkü yine başkası için kendi hayatından vazgeçerek kendini feda ediyorsun. Ona ne olacak? Bataktan çıkarken yanındakini çıkaramadan orada bırakıyorsan hayatın boyunca bunun pişmanlığını ve vicdan azabını yaşamayacak mısın, nasıl devam edeceksin hayatına normal bi şekilde. Edemeyeceksin. Kızım senin kaderin bu, bunu kabul edeceksin. Sen bu hayata başkalarına kurban edilmek için gelmişsin



16 Mayıs 2026 Cumartesi

İnsan Bir Anda Karanlığa Dönüşmez

tükenmişlik

       Bazı insanlar sessizce tükenir. Öyle bir anda yıkılıp dağılmazlar. Kimse onların içinde neyin çöktüğünü tam olarak anlamaz. Çünkü yıllarca güçlü görünmeyi öğrenmişlerdir. Herkesi taşımayı… İdare etmeyi… Anlamayı… Kendi canı yanarken bile karşısındakini sakinleştirmeyi… Bir noktadan sonra bu, karaktere dönüşür. İnsan kendi yükünü unutup başkalarının hayatını sırtında taşımaya başlar. Ve en tehlikeli kısmı şudur: Bunu sevgi sanar. Oysa insan kendinden eksilerek kimseyi gerçekten kurtaramaz. Travma bazen büyük olaylarla değil, yıllarca süren görünmez yorgunluklarla oluşur. Sürekli güçlü olmak zorunda kalmak… sürekli anlayan taraf olmak… sürekli “idare eden kişi” olmak da sinir sistemini tüketir. Bir insanın ruhu sadece yaşadığı şeylerden değil, yaşarken ne kadar yalnız bırakıldığından da yorulur. Bu yüzden bazı insanlar bağırarak ağlar. Çünkü yıllarca konuşarak anlaşılmaya çalışmışlardır. Bir yerden sonra kelimeler yetmez. Beden devreye girer. Travma sonrası yaşanan yoğun ağlama krizleri, öfke patlamaları ya da kontrol kaybı çoğu zaman “abartı” sanılır. Oysa bunlar, sinir sisteminin taşıyamadığı yükü dışarı atma biçimidir. Beden bazen susturulan acının megafonu olur. İnsan uzun süre kendi gerçeğini bastırdığında, zamanla kendi hayatına yabancılaşır. Bir gün aynaya bakar ve şunu fark eder: “Ben ne zaman sadece başkaları için yaşayan birine dönüştüm?” İşte kırılma noktası tam olarak burasıdır. Çünkü bazı insanlar kendilerini kaybetmez. Kendilerinden yavaş yavaş vazgeçerler. Önce ihtiyaçlarından… Sonra hayallerinden… Sonra sınırlarından… En sonunda da kim olduklarından… Ve yıllarca herkesi düşünen o kişi, bir gün kendi içinde devasa bir boşlukla baş başa kalır. Kimse şunu konuşmaz: Sürekli güçlü olmak da travmatiktir. Herkesin yükünü taşımak zorunda hisseden insanlar zamanla kendi bedenlerine yabancılaşır. Uyuyamazlar. Dinlenemezler. Sürekli tetikte yaşarlar. Çünkü zihinleri hiç kapanmaz. Bir süre sonra insanın içindeki sesler birbirine karışır. Bir taraf “devam et” der. Bir taraf “artık dayanamıyorum” diye bağırır. Bir taraf herkesi kurtarmaya çalışır. Diğer taraf sadece sessizlik ister. Ve dışarıdan bakıldığında bütün bunlar yalnızca “sinir”, “öfke”, “agresiflik” gibi görünür. Oysa çoğu zaman mesele öfke değildir. Mesele, yıllarca görülmemiş olmaktır. Bir insanın ışığı bir anda sönmez. Küçük küçük azalır. Anlaşılmadığı her anda… Kendini anlatıp yine yanlış anlaşıldığında… İhtiyaç duyduğu anda yalnız bırakıldığında… Fedakârlıkları sıradan görülmeye başlandığında… İçindeki yaşam enerjisinden biraz daha kaybeder. Sonra insanlar onun değiştiğini söyler. Daha soğuk olduğunu… Daha mesafeli olduğunu… Eskisi gibi olmadığını… Ama kimse şunu sormaz: “O insan ne yaşadı da bu hale geldi?” Çünkü toplum sonucu yargılar, süreci değil. Halbuki insanın karanlığı çoğu zaman seçilmiş bir şey değildir. Uzun süre taşınmış acıların, bastırılmış duyguların ve hiç dinlenmemiş bir ruhun sonucudur. Bu yüzden herkesin bir sınırı olduğunu kabul etmek gerekir. Ve o sınır aşıldığında değişen şey karakter değil, dayanma kapasitesidir. İyileşme ise çoğu zaman insanın ilk kez kendine dönmesiyle başlar. İlk kez “hayır” diyebilmekle… İlk kez kendi acısını küçümsememekle… İlk kez başkalarını kurtarmayı bırakıp kendini duymaya çalışmakla… Çünkü insan bazen en çok kendisini terk ettiği yerde kaybolur. Ve belki de gerçek iyileşme, yıllarca herkese yetişmeye çalışan birinin ilk kez kendi ruhuna dönüp şunu diyebilmesidir: “Ben de yoruldum.” Bazen bir insanın en çok yaralandığı yer, en çok emek verdiği yerdir. Hayatı boyunca herkesi düşünerek yaşamış biri, sınır koymayı öğrenemediğinde bunu çoğu zaman “iyi insan olmak” sanır. Sürekli anlayan, idare eden, alttan alan taraf olur. Kendi ihtiyaçlarını ertelemeyi fedakârlık zanneder. Ama insan kendinden sürekli eksilterek kimseyi gerçekten taşıyamaz. Bir süre sonra içten içe tükenme başlar. Çünkü hep başkalarını gözeten kişi, günün sonunda dönüp kendine baktığında geriye yalnızca büyük bir yorgunluk kaldığını fark eder. Ve çoğu zaman o yorgunluğu yaratanlar, en çok değer verdikleridir. İnsan uzun süre kendi gerçeğini saklayarak yaşadığında, zamanla kendi hayatına yabancılaşır. İçinden gelenle dışarıda yaşadığı hayat arasında büyüyen mesafe, ruhu sessizce yorar. Bir noktadan sonra kişi artık ne hissettiğini bile ayırt edememeye başlar. Çünkü insan ancak güvende hissettiği yerde gerçekten kendisi olabilir. Sürekli incinmiş, hayal kırıklığına uğramış ya da duygularını bastırmak zorunda kalmış birinden berraklık beklemek gerçekçi değildir. Duygular bastırıldıkça kaybolmaz. Sadece şekil değiştirir. Görülmeyen her duygu zamanla ya öfkeye dönüşür ya da karanlığa. Bu yüzden bir insanın ışığı bir anda sönmez. Küçük küçük azalır. Anlaşılmadığını hissettiği her anda… değersizleştirildiği her durumda… en çok ihtiyaç duyduğu anda yalnız bırakıldığında… İçindeki yaşam enerjisinden biraz daha kaybeder. Sonra insanlar o değişmiş halini görüp onu yargılar. “Eskisi gibi değil” derler. Daha öfkeli, daha mesafeli, daha soğuk olduğunu söylerler. Ama çoğu kişi sonucu görür, süreci değil. Kimse bir sabah uyanıp karanlık olmayı seçmez. Karanlık çoğu zaman uzun süre görülmeyen acının sonucudur. Sürekli taşıyıp kimseye anlatamadığın yüklerin… sessizce biriken kırgınlıkların… duyulmayan ihtiyaçların sonucudur. Bu yüzden bir insanın savunmalarına yukarıdan bakmanın kimseye ahlaki bir üstünlük kazandırdığı söylenemez. Çünkü herkesin bir sınırı vardır.

Ve o sınır aşıldığında değişen şey karakter değil, dayanma kapasitesidir.

Gitmek İstemiyordum, Sadece Böyle Yaşamaktan Yorulmuştum

Camdaki kız
Camdaki kız

   Farkındasın bir şeyler yanlış gidiyor. Farkındasın bir şeyleri değiştirmek zorundasın. Farkındasın herkesin düşüncelerinden bağımsız düşüncelerin. Farkındasın sağlığın normal değil. Farkındasın her şey akıp gidiyor. Ve farkındasın her şey düşündüğünden çok daha fazlası… 

  Tamam farkındasın da, neyi değiştirebiliyorsun? Hiç bir şeyi. Böyle, ben yapamam ben buyum demekle keşke bir şeyler düzelse ya da sen böylesin aa tamam o zaman biz de sana böyle gelelim diye bir şey olsa. Madem farkındasın her şeyin neden düzelmiyor bir şeyler, neden herkes koşarken sen bekliyorsun, neden herkes güneşin tadını çıkarıyorken sen buz tutmuşsun?... Yapamıyorum. Karışamıyorum hayata. Karışamıyorum giden zamanın akışına. Karışamıyorum insanların içine. Normal olanı istemiyorum. Herkesin olanı, herkes gibi olmayı istemiyorum. Benim normalim bu çünkü artık. Yalnız oturmak, yalnız düşünmek, aklıma gelirse yemek yemek, canım isterse bir yer düzenlemek, canım isterse ses açmak-kapamak, uyumadığımda neden uyumadın sorusu dizilmemesi ve çok daha fazlası… yapabilir miyim tüm bunların telafisini bilmiyorum, düzelir mi her şey bilmiyorum. Ama bildiğim tek bir şey varsa bu şekilde uzun bir yolum kalmadı. Ya bu deveyi güdeceğim ya da bu diyardan gideceğim. Gitmeye gideceğim de benim istediğim şey bu mu gerçekten? Gitmek mi? Yoksa bir şeyler düzelmediği için gitmek mi? İkisi çok farklı şeyler. Çünkü eğer ikinci ihtimalse, bu demektir ki ben kalmak istiyorum, istiyorum da hiçbir şeyi düzeltecek gücüm kalmadı, düzeleceğine inancım kalmadı. Sırf bu yüklerden arınamadığım için gitmeyi seçtim. Baktım doğrudan gitmeyi de gözüm kesmiyor yolu nasıl kısaltırım hesabı yaptım. İnsanın her gün yaşarken yavaş yavaş tükenmeyi seçmesi de bir seçenekti sonuçta. Ben de belki de kolay olan varken zoru seçtim. Bir bakıyorum acaba düzeltebilir miyim kendimi, yaşamımı, hayatımdakileri… ama içim bağırıyor imkansız diye. Herkesin yaşadığı o uğraşmaya gerek olmayan hayatlarıyla benim canını dişine takarcasına çabaladığım hayat bir değil. Bu sebeple de o bahsettiğim çerçevedeki insanların neyi nasıl düşünüp yorumladığı da çok önemli değil doğrusu. 

  Artık insanların neyi nasıl dediği değil de kendimin de bu durumdan rahatsız olması ve değiştirmek istemesi sebebiyle değişmek istiyorum. Eskisi gibi olmak… eskisi gibi olmak diye bir şey olmadığının farkındalığına eriştim erişmeye ama bunu çok çok istiyorum. Ve bu nasıl olmayacak düşüncesiyle hayatı kendime yaşarken de zindan ediyorum. Bilmiyorum neyi nerden tutacağım neyi nasıl düzeltece ama o gücü kendimde bulduğum ilk an bu bataktan çıkmak istiyorum. Tek bildiğim şey bu. Çünkü içinde bulunduğum hayatta her boku yapabilme becerisini gösterip de sadece bir camın ardından hayata bakmaya devam etmek zoruma gidiyor. Düşünsene bir şey yapıyorsun ve bunu yapmak için insanlar eğitimler alıyor okullar okuyor ama sen bunu ne eğitim ne başka bir şey almadan çok daha kısa sürede en üst seviyesini yapabiliyorsun ama bunu hayata geçiremiyorsun. Çünkü ne zaman bunu bir eyleme dönüştürsen içinden bir şey seni engelliyor ve o yapılan emeği tak diye silip hiçbir şey olmamış gibi aynı kaldığın sıfır seviyesine indiriyorsun. Bu durumda benim düşmana ihtiyacım var mı sence? Asla yok, en büyük düşman kendime benim zaten. Bu yazının devamını umarım bir gün bir şeyleri değiştirip dönüştürebilmiş bir kişi olarak yazarım… şuan hala aynı bataktayım… 

https://medium.com/@ozlemt/gitmek-i̇stemiyordum-sadece-böyle-yaşamaktan-yorulmuştum-02ed99904390


29 Nisan 2026 Çarşamba

Olgunluk Bir Hediye Değil, Hayatta Kalma Biçimidir

 Olgunluk Bir Hediye Değil, Hayatta Kalma Biçimidir

 


Bazı insanlar olgunluğu yaşla karıştırıyor. Sanki zaman geçince herkes biraz daha sakin, biraz daha bilge, biraz daha güçlü oluyormuş gibi… Oysa gerçek hayat böyle işlemiyor. Zaman tek başına hiçbir şeyi iyileştirmiyor. Bazı insanları sadece daha yorgun, daha sessiz ve daha dikkatli yapıyor. Bugün üzerimde taşıdığım bu olgunluk, takvim yapraklarının bana bıraktığı zarif bir armağan değil. Onu; hayal kırıklıklarının içinden geçerek, ihanetlerin ardından yeniden ayağa kalkarak, gecelerce kendi zihnimle savaşarak, ve bazen gerçekten sonumun geldiğini düşündüğüm anlardan sağ çıkarak kendi ellerimle ördüm. İnsan dışarıdan bakınca sadece sonucu görüyor. Sakin bir yüz, kontrollü bir ses tonu, mesafeli bir duruş, kolay kolay dağılmayan bir insan… Ama kimse o görüntünün arkasındaki enkazı bilmiyor. Kimse bir zamanlar ne kadar kırıldığını, hangi cümleyle yıkıldığını, hangi sessizlikte nefessiz kaldığını, hangi gecede sabaha kadar tavana bakıp “Ben buradan nasıl çıkacağım?” diye düşündüğünü görmüyor. İnsanlar güçlü gördükleri kişilerin hep öyle doğduğunu sanıyor. Hayır. Bazı insanlar güçlü doğmaz. Sadece başka seçenekleri kalmadığı için güçlenir. Ben de onlardan biriyim. Yüzümde gördüğün bu sakinliğin öncesinde beni paramparça eden fırtınalar vardı.

Sessizliğim huzurdan değil; çok fazla şey yaşamış olmanın yorgunluğundan doğdu. Bazı şeyler insanı olgunlaştırmaz, bazı şeyler insanı tamamen değiştirir. Bir noktadan sonra eskisi gibi saf kalamazsın. Eskisi gibi kolay güvenemezsin. Eskisi gibi hızlı bağlanamazsın. Eskisi gibi herkes için kendinden veremezsin. Çünkü bedelini öğrenmişsindir. İyi niyetin nasıl suistimal edildiğini, sabretmenin bazen sadece kendini tüketmek olduğunu, sessiz kalmanın her zaman asalet değil bazen sadece tükenmişlik olduğunu anlarsın. İşte o zaman değişirsin. Daha sert değil, daha seçici olursun. Daha soğuk değil, daha bilinçli. Daha uzak değil, kendine daha yakın. Bu dengeye kolay ulaşmadım. Defalarca savruldum. Yanlış insanlarda kayboldum. Yanlış yerlerde kendimi aradım. Kendi içimde düştüm. Uçurumların kıyısından geri döndüm. Bazen sustum çünkü anlatacak gücüm kalmadı. Bazen gittim çünkü kalırsam kendimi kaybedeceğimi biliyordum. Bazen vazgeçtim çünkü savaşmak değil, hayatta kalmak gerekiyordu. Bugün dimdik görünen yanlarım bir zamanlar en çok kırılan yerlerimdi. İnsan en sağlam duvarlarını en büyük yıkımlarından sonra örüyor. Bu yüzden artık kimseye “Sen çok değiştin” açıklaması yapmıyorum. Evet, değiştim. Çünkü aynı kalmak için fazla şey yaşadım. Bazı vedalar insanı büyütür. Bazı kayıplar karakterini yeniden yazar. Bazı acılar ise seni ya tamamen bitirir ya da seni senden daha gerçek birine dönüştürür. Ben ikinci tarafta kalmak için çok savaştım. Bu yüzden bugün üzerimde taşıdığım her şeyin bir bedeli var. Bu olgunluğun… Bu mesafenin… Bu suskunluğun… Bu kontrollü kalbin… Hepsinin. Bu elbisenin her bir ipliği için ruhumdan bir parça verdim. Ve şimdi insanlar bana dönüp “Ne kadar güçlüsün” dediğinde içimden sadece şunu düşünüyorum. Keşke bu güce hiç ihtiyaç duymamış olsaydım. Çünkü bazı güçler alkışlanacak şeyler değildir. Bazı güçler, sadece hayatta kalabilmek için mecburen geliştirilir. Ama yine de… Bugün buradaysam, hala ayaktaysam, hala içimde bir şeyler tamamen ölmediyse bu benim vazgeçmemeyi öğrenmiş olmamdandır. Ben küllerinden doğan insan masallarına hiç inanmadım. İnsan küllerinden doğmaz. İnsan küllerini yanında taşıyarak yürümeyi öğrenir. Olgunluk da tam olarak budur. Unutmak değil. Yok saymak değil. Hiç yara almamış gibi davranmak hiç değil. Olgunluk; yaralarına rağmen yumuşak kalabilmek, kırılmışken bile kimseyi kırmamayı seçebilmek, ve en önemlisi kendini kaybetmeden karanlığın içinden çıkabilmektir. Ben bugün üzerime bunu giyiyorum. Bir zarafet gibi değil, bir savaş izi gibi. Ve biliyorum; bunu gerçekten yaşamış olanlar ne demek istediğimi tek cümlede anlayacak.


23 Mart 2026 Pazartesi

Siz Hiç En Değer Verdiğiniz Tarafından Değersizleştirildiniz mi?

 Siz Hiç En Değer Verdiğiniz Tarafından Değersizleştirildiniz mi?

 "Değerinizi kendiniz biçin, başkasının gözünde aramayın."

Siz hiç en değer verdiğiniz tarafından değersizleştirildiniz mi? En boktan his ne diye sorsanız, bana umursanmamak, görülmemek, duyulmamak derim. Bunları da birleştirince değersiz oluyorsun işte :) Ben biraz dost acı söyler mantığındanım. Çünkü hayat Pollyannacılık oynamayı kaldırmıyor. Konuşmak istersin, duyulmazsın, gör beni diye yırtarsın kendini ama görünmez olmuşsundur. Gerçekten hak ettiğim bu muydu benim ? Onca emek, onca zaman, onca duygu, onca … ne bileyim işte ya aklınıza en uç terim geliyorsa bir fazlası benim. Tabii ben böyleyim diye herkes aynı olmak zorunda değil ama insan bir düşünüyor işte ben neyi yanlış yaptım, bu kadar sevgi ve değer verince insanlara ağır mı geliyor yoksa ben mi bu dünyaya çok fazlayım? Hayatının merkezi yaptığın insan seni karınca kadar görmeyince, belli bir zaman sonra sen de kendini karınca kadar göremiyorsun maalesef. Aslında oturup bir düşünsek, o bizi görmezse biz yok mu oluruz? Yoo, hiç de olmayız. Elimiz, ayağımız, canımız sağ olduktan sonra, hele ki kadınız biz ya, ıssız çölde kalsak yolumuzu buluruz biz. Ben hiç tırnağım kırıldı diye oturup mızmızlanamadım, ya da bugün neden eğlenmeye gidemedik, neden onu bunu alamadık diyemedim. Hep tırnaklarımla mezarımı kazar gibi kaza kaza geldim bugünlerime. Şimdi ne oldu Özlem? Yine yapabilirsin yine çalışırsın yine geceni gündüzüne katarsın ama yaparsın, neden aciz olmayı seçiyorsun ? Neden her gün aynı kanepeye oturup ciğerlerin sökülene kadar ağlayıp kendini paralıyorsun? Ama bunlar hikâye işte… çünkü bu dediklerimi eski özlem yapabilirdi hem de hiç arkasına bakmadan. Ama şimdi… şimdi bir cami avlusuna bebek bıraktığını düşün. Düşündün mü? Heh, işte ben “ O” yum. Öyle savunmasız, öyle güçsüz, öyle yalnız, öyle çaresiz… öylece bekliyorum, o cami avlusunda biri beni görsün, duysun da hayatta kalayım diye. Bana ‘kalk, yüzünü yıka, geçer’ demeyin. Bana ‘güçlü ol’ masalı anlatmayın. Benim acım geçiştirilecek bir sızı değil. Benim acım varoluşsal bir kangren. Kangreni kesip atmazsan seninle ne kadar kalabilir? Sen onu inkâr ettikçe o seni öldürür. Halbuki onu kesip atsan yaşayacaksın. Belki bir parçan eksik olacak, tamamlanmayacak, geri gelmeyecek, ama yaşayacaksın. Neden o kangreni kesip yaşamayı seçmek yerine bile isteye öldürüyorsun kendini? Çünkü değeri kendi kendine vermek yerine o sorumluluğu başkalarına verdin. Sen önce kendini değersizleştirdin, insanlar da aynısını yaptı diye onları değil kendini suçlayacaksın APTAL. Senin kendine vermediğin değeri başkası sana neden versin ya neden… neden kendini bu kadar değersizleştiriyorsun… Siz hiç, kendi değerinizin ispatını, sizi görmeyen gözlerde aradınız mı? Sırf o sizi görsün diye olur olmadık her şeyi yuttunuz mu? Haykıra haykıra haklılığını bağırmak isterken başınızı eğip “özür dilerim, tamam, tartışmayalım” dediniz mi? Ben dedim… Siz hiç, bir başkasının size uzatacağı bir el için, kendi kollarınızı feda ettiniz mi? Sırf başkasından o el uzansın, aa biri de benim elimi tuttu demek için iki kolunuzu verdiniz mi? Sonra da sizin kollarınızla size yapılanlar için minnet duydunuz ve yine sustunuz mu ? Ben sustum. Siz hiç, bir ‘aferin’ duymak için, ruhunuzun tüm madalyalarını söküp attınız mı? Ben attım. O yüzden şimdi bana ‘değerlisin’ demeyin. Çünkü bu kelime, benim lügatımda artık bir anlam ifade etmiyor. Değer, alınıp satılan bir şeydi ve ben bu pazarlıkta her şeyimi kaybettim. Şimdi değersizliğin o soğuk, o keskin, o dürüst gerçeğiyle baş başayım. Size bunları anlattım çünkü bu acı… bu acı herhangi bir kalıba, kelimeye, terime sığmayacak kadar derinden, en derinden bir acı… o öfkeleriyle dolduğum taştığım düşmanlarımın bile yaşamasını istemem… dayanılmaz bir acı, sancı… ben bunu yaptım ama siz yapmayın… size bunu tek cümleyle özetleyecek olursam “Değerinizi kendiniz biçin, sonra kalbi geniş olmayan birisi tarafından değersiz kalıbına kendinizi sokup hayatınızı s.kmeyin. Çünkü bilin ki DEĞER SİZSİNİZ…” Ve biliyor musunuz? Belki de ilk defa sahte bir değerin sıcaklığından daha güvende hissediyorum. Çünkü dibe vurduğunda, daha fazla düşmekten korkmazsın. Değersizlik, benim zırhım. Değersizlik, benim özgürlüğüm. Çünkü artık kimseye ispatlayacak bir şeyim kalmadı. Benim dünyayla da, kendimle de savaşım bitti.

KIRK ODALI BİR ZİHİN

​Susuyorum, sessizlik keskin

         Hep anlaşılmıyorum diye ağladım. Ya da onun için ağlıyorum sandım, kendime yine yeniden yalan söyledim. Aslında belki de anlatamıy...