Düşünebiliyoruz… Bize verilen en büyük şeylerden biri belki de bu. Bir şeyi merak edebiliyoruz, sorgulayabiliyoruz, nedenini arayabiliyoruz. Gökyüzüne bakıp orada ne olduğunu sorabiliyor, denizin neden çekildiğini hesaplayabiliyor, toprağı işleyip kendimize bir hayat kurabiliyoruz. Düşünerek şehirler kurduk, sanat yaptık, birbirimizi anladık. Hatta bazen birbirimizi düşünerek incittik. Demek ki düşünmek başlı başına kötü bir şey değil. Sorun galiba nerede duracağını bilmediğinde başlıyor. Çünkü bazı insanların zihni bir şeyi düşünüp bırakmayı bilmiyor. Benimki mesela. Bir olay oluyor. Bitiyor. İnsanlar evlerine gidiyor, ışıklarını kapatıyor, ertesi gün başka bir şey konuşmaya başlıyor. Ben ise olayın içinde kalıyorum. Söylenen bir cümleyi tekrar tekrar düşünüyorum. O cümlenin söylenmeyen tarafını arıyorum. Bunu neden böyle söyledi diye başlayıp, acaba ben nerede yanlış yaptım noktasına geliyorum. Sonra oradan başka bir anıya geçiyorum. O anı başka bir şeyi hatırlatıyor. Derken konu artık ilk başladığı yerden çok uzaklarda bir yerde oluyor. Ama benim beynim için hâlâ aynı konu. Bazen insanın kendi zihninin içinde ne kadar uzun süre yaşayabileceğini dışarıdan biri görse şaşırırdı. Çünkü dışarıdan bakınca hiçbir şey olmuyordur. Oturuyorumdur. Telefon elimdedir. Bir şarkı açıktır. Belki kahve içiyorumdur. Belki hiçbir şey yapmıyorumdur. Ama içeride bir şey durmadan çalışıyordur. Bir konuşma. Bir ihtimal. Bir geçmiş. Bir gelecek. Olmamış bir şeyin nasıl olabileceği. Olmuş bir şeyin başka türlü olup olamayacağı. Ve en kötüsü de şu, insan bir süre sonra hangisinin gerçek, hangisinin kendi zihninin ürettiği ihtimal olduğunu ayırmakta zorlanıyor. Beyin bazen yaşanmamış şeyleri bile yaşanmış kadar yorucu hale getiriyor. Belki de çok düşünmenin en acı tarafı bu. Henüz olmamış bir şey için üzülüyorsun. Artık değişmeyecek bir şey için tekrar tekrar öfkeleniyorsun. Bir daha asla geri gelmeyecek bir konuşmayı zihninde defalarca yeniden yapıyorsun. Karşındaki insanın söylemediği cümlelere bile cevap veriyorsun. Sonra bütün bunlardan yoruluyorsun. Ama ortada yorulmuş görünmeni gerektirecek hiçbir şey yok. Kimse sana bugün ne yaptın da bu kadar yoruldun diye sorsa anlatamazsın. Çünkü yaptığın şey dışarıdan bakıldığında hiçbir şeydir. Sadece düşündün. Şimdi bunun daha da garip bir tarafı var. İnsan zihninin hiç susmadığından şikâyet ederken, dünyanın da artık susmasına izin vermediğini fark ediyor. Telefonu eline alıyorsun. Bir bildirim. Bir video. Bir haber. Birinin hayatı. Birinin fikri. Birinin mutluluğu. Birinin öfkesi. Birinin sana ne düşünmen gerektiğini anlattığı başka bir cümle. Sonra telefonu bırakıyorsun. Ama sessizlik gelmiyor. Çünkü bu defa dışarıdaki sesler kesilse bile içeridekiler devam ediyor. Belki bu yüzden bazı geceleri seviyorum. Gece olduğunda en azından kimse senden bir şey istemiyor. Kimse konuşmuyor. Kimse bir şey anlatmıyor. Kimse hayatının ne kadar güzel gittiğini göstermiyor. Dünya biraz olsun geri çekiliyor. Ve insan kendi zihniyle baş başa kalıyor. Gerçi bunun da pek huzurlu bir tarafı yok. Çünkü bütün gün susturduğun şeyler gece konuşmaya başlıyor. Bir zamanlar yaşadığın bir şey. Yıllardır aklına gelmeyen bir yüz. Bir cümle. Bir ihtimal. Bir, ya şöyle olsaydı? İşte o soru var ya… Bazen insanın bütün gecesini tek başına doldurabiliyor. Belki çok düşünmenin acısı düşünmekten değil. Hiçbir düşüncenin gerçekten tamamlanmamasından geliyor. Bir cevaba ulaşıyorsun, zihnin yeni bir soru çıkarıyor. Bir şeyi kabullendiğini sanıyorsun, başka bir ayrıntı aklına geliyor. Tamam artık bunu düşünmeyeceğim diyorsun. Ve beynin sanki sana inat eder gibi, tam o anda yıllardır kapalı duran başka bir kapıyı açıyor. Bazen kendi kafamın içinde kırk odalı bir evde yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Bir odadan çıkıyorum, diğerine giriyorum. Birinin kapısını kapatıyorum, arka taraftan başka bir kapı açılıyor. Sonunda yorulup bir yerde oturuyorum. Ama ev susmuyor. Sanırım insanın kendinden kaçamamasının en açık hali bu. Nereye gidersen git, kendini de yanında götürüyorsun. Telefonu kapatabilirsin. İnsanlardan uzaklaşabilirsin. Işıkları söndürebilirsin. Hatta bazen bütün dünyayla bağlantını kesebilirsin, ki ben 2 yıldır bunu yapıyorum :) Ama kendi zihninden çıkıp başka bir yere gidemiyorsun. Ben hâlâ düşünmeyi bırakmayı öğrenmiş değilim. Belki de öğrenemeyeceğim. Çünkü bazı insanlar için düşünmek bir alışkanlık değil, yaşama biçimi oluyor. Her şeye anlam yüklemek. Bir bakışın içinde başka bir şey aramak. Bir sessizliğin nedenini düşünmek. Söylenmeyenleri duymaya çalışmak. Bazen bunun bir yetenek olduğunu düşünüyorum. Bazen de insanın kendisine verebileceği en büyük cezalardan biri. Çünkü çok düşündüğünde sadece olanları yaşamıyorsun. Olabilecekleri de yaşıyorsun. Olmayanları da. Geçmişi tekrar tekrar. Geleceği daha gelmeden. Ve bazen sadece bugünün içinde kalmak bile başlı başına zorlaşıyor. Belki çözüm düşünmemek değildir. Zaten insan kendine düşünme dediği anda daha çok düşünüyor. Belki mesele bazı düşüncelerin cevap istemediğini anlamaktır. Bazı şeylerin açıklaması yoktur. Bazı insanların neden gittiğini hiçbir zaman tam olarak bilemezsin. Bazı konuşmaların başka türlü geçip geçemeyeceğini asla öğrenemezsin. Bazı ihtimaller sonsuza kadar ihtimal olarak kalır. Ve insanın bazen yapabileceği tek şey, zihninin açtığı o kapının önünde biraz durup içeri girmemeyi seçmektir. Ben bunu her zaman yapamıyorum. Hatta çoğu zaman yapamıyorum. Ama artık en azından şunu biliyorum. Her düşündüğüm şey gerçek değil. Her sorunun cevabını bulmak zorunda değilim. Ve zihnim susmadığında, bunun benim bozuk olduğum anlamına gelmediğini de biliyorum. Bazen sadece fazla uzun süre kendi içimde kalıyorum. Sonra gece oluyor. Şarkı açılıyor. Oda sessizleşiyor. Ve ben yine düşünüyorum. Ama bu kez düşüncelerimin hepsinin peşinden gitmemeye çalışıyorum. Çünkü insan bazen kendini düşüncelerinden kurtararak değil, hangisinin peşinden gitmeye değmeyeceğini öğrenerek biraz olsun rahatlıyor.
ÖzlemT
Hayata dair kişisel hikayeler, deneyimler ve unutulmaz anıların paylaşıldığı bir blog.Yazmak benim direnişim. Her kelime bir adım daha ileri.
19 Eylül 2026 Cumartesi
14 Ağustos 2026 Cuma
Normal İnsanların Normal Hayatları
Bazen sokakta yürürken insanların hayatına bakıyorum. Bir kadın market poşetlerini iki eline paylaştırmış, telefonda annesiyle konuşuyor. Sesinde telaş yok. Eve gidince ne pişireceğini düşünüyor belki. Akşam bir dizi açacak. Yarın erken kalkacak. Hayat onun için ağır bir soru gibi görünmüyor o an. Bir adam kaldırımda çocuğunun elini tutmuş, karşıdan karşıya geçmesini bekliyor. Çocuk bir şey anlatıyor, adam yarım kulak dinliyor ama gülümsüyor. Birkaç saniyelik sıradan bir sahne. Kimsenin dönüp bakmayacağı kadar sıradan. Ama ben bakıyorum. Bir kafede iki kişi oturuyor. Biri diğerine iş yerindeki bir olayı anlatıyor. Sonra ikisi de gülüyor. Kahveleri soğuyor, konuşmaları uzuyor. Birinin akşam eve döndüğünde anlatacak bir günü var. Diğerinin dinleyecek bir insanı. Bunları izlerken içimde garip bir boşluk açılıyor. Kıskançlık değil tam olarak. Özlem de değil. Daha çok, bir dili unutmuş olmak gibi. İnsanların nasıl bu kadar doğal yaşadığını anlamıyorum bazen. Nasıl plan yapabildiklerini. Nasıl yarını düşünürken içlerinin daralmadığını. Nasıl bir doğum gününe giderken ne giyeceklerini dert edebildiklerini. Nasıl "haftaya görüşürüz" cümlesini gerçekten kurabildiklerini. Çünkü bazı insanlar için gelecek, takvimdeki boş günlerdir. Bazıları içinse gelecek, hakkında konuşulması bile zor bir yerdir. Normal insanların normal hayatları uzaktan bakınca çok basit görünüyor. Sabah kalkmak. Bir yere yetişmek. Bir arkadaşına mesaj atmak. Akşam yemeği için ne alınacağını düşünmek. Birinin doğum gününü hatırlamak. Hafta sonu planı yapmak. Bir ilişkiyi sürdürmek. Bir evi düzenlemek. Hayatın küçük ayrıntılarına sinir olmak. Bunlar küçük şeyler gibi görünüyor. Ama insanın içi uzun süre savaş alanı olduğunda, küçük şeyler bile başka bir gezegenin alışkanlığına dönüşüyor. Telefonun çalıyor ama açmak için içinde bir neden bulamıyorsun. Bir mesaj yazıyorsun, sonra siliyorsun. İnsanlar bir yere çağırdığında gitmek istemediğin için değil, orada nasıl biri olacağını bilmediğin için geri çekiliyorsun. Konuşacak bir şeyin yokmuş gibi geliyor. Çünkü herkes hayatından bahsederken, sen hayatının hangi kısmını anlatacağını seçemiyorsun. "İyiyim" demek kolay. Ama devamı zor. İnsanlar "Ne yapıyorsun bu aralar?" diye soruyor. Bu soru bazıları için basit. İş, okul, ilişki, tatil, yeni bir plan. Ama bazen insanın verecek cevabı olmuyor. Çünkü günler birbirine benziyor. Çünkü bir süredir yaşamakla uğraşmıyor, sadece günü bitirmeye çalışıyorsun. Çünkü dışarıdan boş görünen saatlerin içinde, kimsenin görmediği kadar çok şeyle boğuşuyorsun. Sadece evdesin. Pencereden dışarı bakıyorsun. Karşı apartmanda bir ışık yanıyor. Birisi mutfakta yemek yapıyor. Birisi çamaşır asıyor. Belki birisi sevdiği birine eve geldim diye mesaj atıyor. Ama ben hep o kendi ellerimle duvarını ördüğüm zindanımdayım. Hayat, başkalarının evlerinde devam ediyor. Sen de o hayatların içinden geçen birisin. Ama bazen kendi hayatının içinde misafir gibi hissediyorsun. Dünyaya ait olmamak romantik bir yalnızlık değil, normal insanların normal hayatlarını izlerken kendi hayatına seyirci kalmaktır. Belki en ağır olan da budur. Kimse sana kapıyı kapatmamıştır belki. Kimse açıkça "Sen buraya ait değilsin" dememiştir. Ama sen o kapının önünde uzun süre bekledikten sonra, içeri girmenin nasıl bir şey olduğunu unutmuşsundur. Ve bir süre sonra insan, kapının açılmasını bile istememeye başlar. Çünkü içeride herkesin bildiği bir hayat vardır. Sen ise uzun zamandır, sadece dışarıdan bakıyorsundur.
2 Temmuz 2026 Perşembe
Hızla kaç bu yerden, hızla
![]() |
| çukurdan kaçış |
Nasıl bir tezat bu? Ne yapman gerektiğini biliyorsun ama yapacak hiçbir şey bulamıyorsun. Oysa ki belli zaten ne yapman gerektiği. Eğer bir şeylerden kurtulmak istiyorsan bulunduğun çukurdan kaçman gerek. Bir tezat daha var, seni zorla tutan yok… kendi kendini gömmüşsün bu yere çıkmayacağım diye resmen inat ediyorsun. Peki kime bu inat? Olan yine sana oluyorken, giden zaman senden gidiyorken savaştığın şey kendinden başkası değil. Belki de sen kendinden kaçıyorsun. O kadar alışmışsın ki batağa, gelebilecek olan çiçekli günleri de elinin tersiyle itiyorsun. O kadar alışmışsın ki her şeyin kötü olmasına, iyi bir şeyin olabilme ihtimali bile aklında yok. Bunun teklifini yapan insanlara bile direkt duvar örüyorsun. Belki de istemiyorsun bu karanlıktan çıkmayı. Hem yakınıyorsun içinde bulunduğun durumdan ama çıkmak için de bir çaban yok. Eğer olsaydı zaten mutlaka bir yolunu bulurdun. Bu zamana kadar hep her şeye bir rota çizebilen sen şimdi yangınından kaçmamak için odaların kapısını kitliyorsun. Sen bu acıya bağımlısın çünkü artık ve bağımlı insan aciz insandır…
Acı çekmediğinde kendini boş hissediyorsun. Çünkü yıllardır taşıdığın yükü bırakınca altında kim kalacağını bilmiyorsun. O yüzden iyileşmek bile korkutuyor seni. İnsan bazen yarasından kurtulmak istemez, çünkü yarası giderse kendisini de kaybedeceğini sanır. Belki de bu yüzden her çıkış kapısında biraz daha oyalanıyorsun. Her gelen güzel ihtimali sorguluyor, her uzanan eli şüpheyle karşılıyorsun. Çünkü kötülüğe alışmak, iyiliğe inanmaktan daha kolay geliyor artık. Sonra geceleri yalnız kaldığında aynı sorular oturuyor karşına. "Neden böyle oldum?" diyorsun. "Ne zaman bu kadar yoruldum?" diyorsun. Cevap bulamıyorsun. Çünkü seni tüketen şey tek bir büyük darbe değildi. Üst üste gelen küçük kırılmalardı. Kimsenin fark etmediği, senin ise her gün biraz daha içine gömdüğün şeylerdi. Ve şimdi dönüp baktığında, seni bu kuyunun dibinde tutanın hayat olmadığını fark ediyorsun. Karanlık değil. İnsanlar da değil. En çok da vazgeçtiğin yerlerde bıraktığın kendinsin. Belki bu yüzden kaçamıyorsun. Çünkü insan bazı yerlerden ayaklarıyla değil, kabulleriyle çıkar. Ama sen hâlâ olanları kabul etmek yerine, o yıkıntının içinde yaşamaya çalışıyorsun. Çoktan bitmiş savaşları yeniden veriyor, çoktan kapanmış kapıları yeniden zorluyorsun. Geçmiş değişsin istiyorsun. Oysa geçmiş değişmeyecek. Ve belki de canını en çok yakan şey bu. Bazı şeylerin düzelmeyecek olması değil… Onların çoktan olup bitmiş olması. Şimdi sor kendine. Bu çukur gerçekten düştüğün yer mi? Yoksa bunca zamandır çıkabileceğin halde kalmayı seçtiğin yer mi?
20 Haziran 2026 Cumartesi
Dünya mı bozuk, düzen mi?
Hep bir şeylerden kaçmak için, kendi içimizde kendimizi feraha erdirmek için deriz ya; bu dünya bozuk… hayır bu dünya da bozuk değil, düzen de bozuk değil bana göre. Bana göre insanlar bozuk…
Gerçekten kafamda tek dönüp duran soru son günlerde, "Bu dünyaya bir ben mi fazlaydım?" Bir ben mi battım herkese, bir ben mi yer bulamadım kendime şu koca yeryüzünde… herkes kendine hanlar hamamlar bulurken bir ben kıytı köşe bir yer bulamadım. Nereye koysam kendimi olmadı bir türlü. Ya almadı ya dolmadı… olmadı işte bir şekilde bilmiyorum. Her gün, yeniden verilen düzen kurmalıyım kararları, acaba düzelebilecek miyim, yoksa bu şekilde can çekişirken hiçbir şeyi düzeltemeden, o herkesin dilindeki "düzen"i kuramadan göçüp gidecek miyim bu dünyadan erkenden? Artık o ucu bucağı gelmeyen kendime sorduğum sorular bile eksik. Yavaş yavaş elimde kalan son umut kırıntıları da gidiyor :) hissediyorum… zaman daraldı. Her şeyi en ince detayına kadar düşünüp sorgulayan ben, şimdilerde tabiri caizse leyla gibi geziyorum ortalarda. Çoğu şeyi neden yaptığımı ben bile bilmiyorum, farkında olmadan yapıyorum bir şeyleri. İnsanlar son zamanlarda devamlı bana, beni anlatıyor. Özlem farkında değilsin ama x bir yerde x bir hareket yaptın, özlem farkında değilsin ama saçların aşırı döküldü, özlem farkında değilsin ama herkesi tersliyorsun, özlem farkında değilsin ama kalbimizi kırdın, özlem farkında değilsin ama… yaşamıyorsun…
Evet sayın çevrem… hepiniz haklısınız. Kimisi ilgi bekler, kimisi saygı sevgi bekler, kimisi anlayış bekler, kimisi özür veya teşekkür bekler… siz hiç durup düşünüyor musunuz? Özlem kendinden ne bekler? Özlem kendinden ne bekler biliyor musunuz? Ancak kalkıp bir bardak su içebilmeyi bekler, uyumamaktan rengi yavaş yavaş mordan siyaha doğru giden gözaltlarını, göz kapaklarını saklayabilmek için biraz rimel sürebilecek enerjiyi bekler, hayata yeniden karışabilmek için atılabilecek en ufak bir adım gücü bekler… aslında gördünüz mü insanoğlu hep bir şey bekler… kime ne zaman sorsanız hep haklıdır. Çünkü gerçekten haklıdır. Bu ironi değil, gerçek. Birisi haklı diye diğeri haksız sayılmaz ki, herkesin bakış açısına göre haklılıklar değişir çünkü. Herkesin doğrusu kendinedir bu yüzden. Ama bizim tabiatımızda hep bir "ben" deme ön planda olduğu için karşımızdaki kişinin penceresinden bakmayı denemeyiz bile. Kafamızda yazarız, çizeriz, oynarız ve türlü kelime savaşlarından sonra, al gördün mü ben haklıyım deriz. Oysa karşımızdaki de aynı şekilde kendine göre bir haklılık payı çıkararak bambaşka bir pencereden bu da benim mazeretim ve haklılık noktam diyerek bir veya birden çok sebep gösterebilir. Uzun lafın kısası, esas mesele haklı değil mutlu olmak benim için… hepiniz haklı olun, sitem edin, sayın sövün ama bırakın ben biraz mutlu olayım. Bırakın biraz da huzur denen terim benim için sadece kelime olmaktan çıksın ve duygusunu hissedebileyim. Ben herkesten çok istiyorum yeniden eskisi gibi olabilmeyi, eskisi gibi düşünebilmeyi, yaşayabilmeyi, hissedebilmeyi, kalabalığa karışabilmeyi… ve çok daha fazlasını. Ama bazen gücümüzün yetmediği yerler oluyor, ben bu zamana kadar neye istediysem hükmettim mesela ama beynime hükmedemedim… belki de hükmetmek istemedim, yolun sonuna çabuk varabilmek için…
Ama insanın unuttuğu bir şey var, bazı yolların sonu yokmuş meğer. Sadece bir yerden sonra yürümeyi bırakıyormuş insan. Sonra sanıyormuş ki dünya durdu, hayat bitti, kendisi eksildi… Oysa bazen hiçbir şey bitmiyor. Sadece insan kendi içinden çekiliyor. Belki de aylardır, yaptığım şey buydu. Kendimi hayatın içinden sessiz sessiz geri çekmek. Sonra dönüp aynaya bakıp “neden artık hiçbir şey hissetmiyorum?” diye sormak. Ama hissizlik de yokluk değilmiş. Bunu yeni öğreniyorum. İnsan yorulunca sevinemiyor, yorulunca üzülmüyor da. Her duygu aynı griye dönüyor. Sonra sanıyorsun ki sen değiştin. Belki de sadece çok uzun süre taşıdın. Ben hâlâ bilmiyorum düzelecek miyim. Hâlâ bilmiyorum bir gün tekrar eskisi gibi düşünüp gülebilecek miyim. Hâlâ bilmiyorum kendime şu dünyada küçücük de olsa ait hissedeceğim bir yer bulabilecek miyim. Ama ilk defa şunu düşünüyorum; belki mesele kendime yer bulmak değildir. Belki mesele, kendimi sürekli başka yerlere sığdırmaya çalışmayı bırakmaktır. Dünya mı bozuk , düzen mi bozuk, insanlar mı bozuk bilmiyorum. Belki hiçbirinin cevabı yok. Ama şunu biliyorum, yoruldum diye yanlış olmadım. Durduğum için kaybolmadım. Geç kaldım diye bitmedim. Ve eğer hâlâ bunları yazabiliyorsam… içimde bir yer hâlâ tamamen vazgeçmemiş demektir. Belki umut dediğimiz şey de öyle büyük bir ışık değildir zaten. Bazen sadece ertesi güne kalacak kadar sönmeyen küçük bir şeydir.
14 Haziran 2026 Pazar
Naperva
İçimde, kimsenin ulaşamadığı bir yer var. Öyle bir yer ki bazen ben bile yolunu kaybediyorum. Oraya ancak gecenin en sessiz anlarında ulaşabiliyorum; dünya sustuğunda, herkes kendi hayatına çekildiğinde ve geriye yalnızca insanın kendi sesi kaldığında. Uzun zamandır o yere bir isim arıyordum. Çünkü bazı duygular anlatılmıyor; taşınıyor. Bazı geceler yaşadıklarımın, sustuklarımın, içimde birikip dile dönüşemeyen her şeyin tek tek adını koymak yerine hepsini tek bir kelimenin içine bırakmak istedim. Ve o kelime geldi:
Korkusuz. Ama insanların düşündüğü gibi korkusuz değil. Korkusuz olmak korkmamak değilmiş. Korkuya rağmen geri çekilmemekmiş. İnsanın kendi içindeki karanlığa bakıp orada gördüklerinden kaçmamasıymış. Gecenin üçü. Zamanın artık bir ölçü olmaktan çıktığı, evin sessizliğinin insanın omuzlarına çöktüğü saat. Masamın başında oturuyorum. Eskiden her şeyi taşıyabilen, herkese yetişebilen o kadından geriye bazen sadece düzensiz bir nefes ve kâğıdın üzerine bırakılmış tek bir soru kalıyor:
Neden? Birileri bana “geçer” dedi. Oysa zaman geçtikçe şunu fark ettim: Geçen şey yaşadıklarım olmadı. Değişen bendim. Bazı şeyler insanı eski haline döndürmüyor. Ama bu, insanın bittiği anlamına da gelmiyor. İşte Naperva tam burada başladı. Acının olmadığı yerde değil; acıya rağmen kendimi terk etmediğim yerde. Kimsenin görmediği savaşların içinden geçerken hâlâ kendi elimi bırakmadığım yerde. Eskiden suçluluk duyardım. Şunu yapmasaydın. Bunu seçmeseydin. Daha güçlü olsaydın. Şimdi görüyorum ki o anlarda asıl kaybettiğim şey hata yapmak değilmiş. Kendi tarafımda durmayı bırakmakmış.Yazdığım her kelime biraz da bunun için. Bu satırlar iyileştiğimi göstermek için değil. Hâlâ burada olduğumu göstermek için. Eğer bir gün bu yazıyı okuyan biri kendini dünyanın ortasında sessiz, yorgun ve tek başına hissederse bilsin. Belki sen de kendi Naperva’na yaklaşıyorsundur Orası acının olmadığı yer değil. Orası korkunun karar vermeyi bıraktığı yer. Ve ben artık kimsenin bana cesaret vermesini beklemiyorum. Çünkü cesaret bazen ayağa kalkmak değil, bazen sadece yere oturup kendine şunu söylemek “Henüz bitmedim.” Bu bir teslimiyet değil. Bu bir zafer ilanı da değil. Bu sadece kendi sesimi yeniden duymaya karar verdiğim an. Bundan sonra atacağım her adım kusursuz olmayacak. Ama benim olacak. Ve belki en sonunda anladığım şey şu: Korkusuz insanlar korkmayanlar değilmiş. Korkularına rağmen kendi hayatından vazgeçmeyenlermiş. Benim adını koyduğum şey de buydu. Naperva.
5 Haziran 2026 Cuma
Nokta koymaya acele etme
Nokta
koymaya acele etme.jpg)
Karanlık ve sessiz
.jpg)
Bir gün sosyal medya platformunda birisi dedi ki: "Nokta koymaya acele etme, bir virgül at ve yaşamaya devam et. Çünkü nokta demek ölüm demek. Ölmeden öldürme kendini. Virgül demek umut demek. Bir Müslüman umut etmek zorundadır. Çünkü umudunu kaybeden insan şeytana teslim olmuştur."
Oysa ben, bir an önce sonuca varmak, o belirsizliği bitirmek için elimde kalem, cümlenin sonuna o ağır noktayı bırakmaya ne kadar da hevesliyim. Virgül atmak, belirsizliğe tahammül etmektir. Virgül, "henüz bitmedi, anlatacaklarım var" demektir. Ben o virgülü attığımda, aslında kendime bir nefeslik alan açıyorum. Belki o virgülden sonra gelecek kelime, tüm cümlenin anlamını değiştirecek.
Ama insan bazen noktayı ölüm istediği için değil, yorulduğu için koymak ister. Çünkü bazı hayatlar yaşanmaz, taşınır.
Ve bir yerden sonra insan yaşamaktan çok, taşıdığı şeyleri sürüklemeye başlar. Her sabah aynı ağırlıkla uyanırsın. Aynı düşünceler. Aynı iç ses. Aynı karanlık. Bir süre sonra acı bile keskinliğini kaybeder. Sadece dipte duran soğuk bir taş gibi içinde kalır. Kimse bunun hakkında konuşmuyor. İnsanların çoğu “umut” kelimesini fazla hafif kullanıyor. Sanki umut güzel bir şeymiş gibi. Oysa bazen umut etmek bile insanın sırtında yük gibi duruyor. Çünkü umut, devam etmeyi gerektiriyor. Devam etmek ise hâlâ dayanmak, zorunda olmak demek. Ben bazı geceler hayatı düzeltmek istemedim. Sadece içimdeki gürültü bir süreliğine sussun istedim. İnsan en çok da burada korkuyor zaten. Ölmek istemediğini bildiğin hâlde, yaşamak için de güçlü hissetmediğin yerde. İkisinin arasında asılı kalıyorsun. Ne tamamen hayattasın ne tamamen vazgeçmiş. İşte o aralıkta insan kendine sürekli yarım cümleler kuruyor.
Belki yarın geçer. Belki biraz daha dayanırım. Belki biri anlar. Belki ben bile kendimi bir gün anlarım. Ve galiba insanı hayatta tutan şey büyük mucizeler değil. Koskoca umutlar da değil. Bazen insanı sadece ertelenmiş bir nokta hayatta tutuyor. Bir gece daha konmamış son cümle. Yutkunup kapatılan bir kriz anı. Kimse bilmeden atlatılan bir karanlık. Belki de hayat dediğimiz şey, ölmek istemeyen bir bedenle yaşamaktan yorulmuş bir ruhun arasındaki o sessiz pazarlıktı.
20 Mayıs 2026 Çarşamba
Susuyorum, sessizlik keskin
Hep anlaşılmıyorum diye ağladım. Ya da onun için ağlıyorum sandım, kendime yine yeniden yalan söyledim. Aslında belki de anlatamıyordum. Belki de anlaşılmak denen şey hiçbir zaman yoktu. İnsanların her boka uydurduğu sıradan sıfatlardan biriydi. Esas kötü olan bana göre aslında anlaşılamamış olmak değil de, artık anlaşılmadığımı kendime dönüp itiraf ettiğim zamandan sonra gelen tüm zamanlarda çok fazla söyleyeceğim şey varken bile sadece tamam ya da aynen demekle geçiştiriyorum. Öyle yemin etmişim ki kendime, anlatmayacağım diye… sıradan bir konu hakkında feci fikre sahip olmama rağmen ağzımı açıp tek kelime etmiyorum, etmek istemiyorum. Yorgunum ya… çok yorgunum. Öyle yatıp uyumayla, dinlenmeyle falan geçecek bir yorgunluk değil bu… gözümü kapatıp bir daha açmamayı her gece isteyecek kadar bir yorgunluk… Ben şunu fark ettim özellikle bugün Cem adrian'ın, bana ne yaptın şarkısında tekrarın bilmem kaç kez döndüğü saatlerde, bana neden yaptılar bilmiyorum ama… köpek gibi yalnızlığı üzerime ben değil onlar çektiler… oysa ben böyle miydim… insan canlısı, hayat sevinci olan, sohbet muhabbet eden, sevebilen, hissedebilen, nazik bir insandım… ne yaptınız bana? Ben hiçbir şey hissedemiyorum… yeni bir insanla tanışmış olmanın heyecanını bile hissedemiyorum. Ulan öyle bir hale getirmişsiniz ki beni konuştuğum insana adını sormak 3 gün sonra aklıma gelir olmuş… bu kadar mı vazgeçilir her şeyden, gelecekten, geçmişten, en önemlisi kendinden… noldu sana… nasıl düzeleceksin… düzelebilecek misin…
düzelemezsen bu taşıdığın kafa seni bu şekilde bir 11 ay da götürmeyecek bunu biliyorsun demi… ne olacak o zaman pes edip allahtan beklediğini kendin mi yapacaksın? Hem de bile bile… yoksa artık yaralarını dışardan kimsenin saramayacağını sana dışardan gelecek olanın sadece yeni bir yara olacağını, şifa gelecekse sadece kendinden, kendi içinden gelecek bunu kabul edip sarmaya mı başlayacaksın? Korkuyorsun dimi… yeniden ayağa kalkarsam eskisi gibi ne yük varsa üzerime yıkacaklar diye… eski gücüm yok artık taşıyamam diyorsun… sırf yine onlar yüzünden kendinden vazgeçiyorsun. Kızım sen kendim için bitmek istiyorum derken bile onlar için bitiriyorsun kendini… sırf o yüklerden korktuğun için. Yoksa sana gelse birisi dese ki, bundan sonra hiçbir yük senin omuzlarına çökmeyecek, sen sadece kendi başından sorumlusun deseler hemen yarın günün ilk ışıklarıyla salak salak o sokaklarda çocuk gibi sırıtarak koşmaya gitmeyecek misin :) 11 aydır kendini kapattığın o zindandan bir anda ipinden boşanmış köpek misali koşmayacak mısın sokaklarda :) sağlığımı nasıl düzeltirim diye o giremediğin doktor kapılarını birer birer hevesle çalmayacak mısın iyileşmek için :) ahh özlem… sana seni anlıyorum diyen insanlar seni hiçbir zaman anlamadı ve hiçbir zaman da anlamayacak bunu kabul et güzelim… biliyorum kabul etme eylemi sende herkesteki gibi çalışmıyor. Sen biliyorsun, kendine doğru olanı söylüyorsun, ama bataktan çıkmak istemiyorsun. Huzur yabancı, tanıdık olan acı çünkü… bu seni korkuttuğu için her gün biraz daha derine gömüyorsun kendini. Bu bataktan çıksan her şey bambaşka olacak biliyorsun. Ama gidemiyorsun. Neden? Ben sana yine gerçekleri söyliyim ama sen değiştireme, çünkü yine başkası için kendi hayatından vazgeçerek kendini feda ediyorsun. Ona ne olacak? Bataktan çıkarken yanındakini çıkaramadan orada bırakıyorsan hayatın boyunca bunun pişmanlığını ve vicdan azabını yaşamayacak mısın, nasıl devam edeceksin hayatına normal bi şekilde. Edemeyeceksin. Kızım senin kaderin bu, bunu kabul edeceksin. Sen bu hayata başkalarına kurban edilmek için gelmişsin…
16 Mayıs 2026 Cumartesi
İnsan Bir Anda Karanlığa Dönüşmez
Bazı insanlar sessizce tükenir. Öyle bir anda yıkılıp dağılmazlar. Kimse onların içinde neyin çöktüğünü tam olarak anlamaz. Çünkü yıllarca güçlü görünmeyi öğrenmişlerdir. Herkesi taşımayı… İdare etmeyi… Anlamayı… Kendi canı yanarken bile karşısındakini sakinleştirmeyi… Bir noktadan sonra bu, karaktere dönüşür. İnsan kendi yükünü unutup başkalarının hayatını sırtında taşımaya başlar. Ve en tehlikeli kısmı şudur: Bunu sevgi sanar. Oysa insan kendinden eksilerek kimseyi gerçekten kurtaramaz. Travma bazen büyük olaylarla değil, yıllarca süren görünmez yorgunluklarla oluşur. Sürekli güçlü olmak zorunda kalmak… sürekli anlayan taraf olmak… sürekli “idare eden kişi” olmak da sinir sistemini tüketir. Bir insanın ruhu sadece yaşadığı şeylerden değil, yaşarken ne kadar yalnız bırakıldığından da yorulur. Bu yüzden bazı insanlar bağırarak ağlar. Çünkü yıllarca konuşarak anlaşılmaya çalışmışlardır. Bir yerden sonra kelimeler yetmez. Beden devreye girer. Travma sonrası yaşanan yoğun ağlama krizleri, öfke patlamaları ya da kontrol kaybı çoğu zaman “abartı” sanılır. Oysa bunlar, sinir sisteminin taşıyamadığı yükü dışarı atma biçimidir. Beden bazen susturulan acının megafonu olur. İnsan uzun süre kendi gerçeğini bastırdığında, zamanla kendi hayatına yabancılaşır. Bir gün aynaya bakar ve şunu fark eder: “Ben ne zaman sadece başkaları için yaşayan birine dönüştüm?” İşte kırılma noktası tam olarak burasıdır. Çünkü bazı insanlar kendilerini kaybetmez. Kendilerinden yavaş yavaş vazgeçerler. Önce ihtiyaçlarından… Sonra hayallerinden… Sonra sınırlarından… En sonunda da kim olduklarından… Ve yıllarca herkesi düşünen o kişi, bir gün kendi içinde devasa bir boşlukla baş başa kalır. Kimse şunu konuşmaz: Sürekli güçlü olmak da travmatiktir. Herkesin yükünü taşımak zorunda hisseden insanlar zamanla kendi bedenlerine yabancılaşır. Uyuyamazlar. Dinlenemezler. Sürekli tetikte yaşarlar. Çünkü zihinleri hiç kapanmaz. Bir süre sonra insanın içindeki sesler birbirine karışır. Bir taraf “devam et” der. Bir taraf “artık dayanamıyorum” diye bağırır. Bir taraf herkesi kurtarmaya çalışır. Diğer taraf sadece sessizlik ister. Ve dışarıdan bakıldığında bütün bunlar yalnızca “sinir”, “öfke”, “agresiflik” gibi görünür. Oysa çoğu zaman mesele öfke değildir. Mesele, yıllarca görülmemiş olmaktır. Bir insanın ışığı bir anda sönmez. Küçük küçük azalır. Anlaşılmadığı her anda… Kendini anlatıp yine yanlış anlaşıldığında… İhtiyaç duyduğu anda yalnız bırakıldığında… Fedakârlıkları sıradan görülmeye başlandığında… İçindeki yaşam enerjisinden biraz daha kaybeder. Sonra insanlar onun değiştiğini söyler. Daha soğuk olduğunu… Daha mesafeli olduğunu… Eskisi gibi olmadığını… Ama kimse şunu sormaz: “O insan ne yaşadı da bu hale geldi?” Çünkü toplum sonucu yargılar, süreci değil. Halbuki insanın karanlığı çoğu zaman seçilmiş bir şey değildir. Uzun süre taşınmış acıların, bastırılmış duyguların ve hiç dinlenmemiş bir ruhun sonucudur. Bu yüzden herkesin bir sınırı olduğunu kabul etmek gerekir. Ve o sınır aşıldığında değişen şey karakter değil, dayanma kapasitesidir. İyileşme ise çoğu zaman insanın ilk kez kendine dönmesiyle başlar. İlk kez “hayır” diyebilmekle… İlk kez kendi acısını küçümsememekle… İlk kez başkalarını kurtarmayı bırakıp kendini duymaya çalışmakla… Çünkü insan bazen en çok kendisini terk ettiği yerde kaybolur. Ve belki de gerçek iyileşme, yıllarca herkese yetişmeye çalışan birinin ilk kez kendi ruhuna dönüp şunu diyebilmesidir: “Ben de yoruldum.” Bazen bir insanın en çok yaralandığı yer, en çok emek verdiği yerdir. Hayatı boyunca herkesi düşünerek yaşamış biri, sınır koymayı öğrenemediğinde bunu çoğu zaman “iyi insan olmak” sanır. Sürekli anlayan, idare eden, alttan alan taraf olur. Kendi ihtiyaçlarını ertelemeyi fedakârlık zanneder. Ama insan kendinden sürekli eksilterek kimseyi gerçekten taşıyamaz. Bir süre sonra içten içe tükenme başlar. Çünkü hep başkalarını gözeten kişi, günün sonunda dönüp kendine baktığında geriye yalnızca büyük bir yorgunluk kaldığını fark eder. Ve çoğu zaman o yorgunluğu yaratanlar, en çok değer verdikleridir. İnsan uzun süre kendi gerçeğini saklayarak yaşadığında, zamanla kendi hayatına yabancılaşır. İçinden gelenle dışarıda yaşadığı hayat arasında büyüyen mesafe, ruhu sessizce yorar. Bir noktadan sonra kişi artık ne hissettiğini bile ayırt edememeye başlar. Çünkü insan ancak güvende hissettiği yerde gerçekten kendisi olabilir. Sürekli incinmiş, hayal kırıklığına uğramış ya da duygularını bastırmak zorunda kalmış birinden berraklık beklemek gerçekçi değildir. Duygular bastırıldıkça kaybolmaz. Sadece şekil değiştirir. Görülmeyen her duygu zamanla ya öfkeye dönüşür ya da karanlığa. Bu yüzden bir insanın ışığı bir anda sönmez. Küçük küçük azalır. Anlaşılmadığını hissettiği her anda… değersizleştirildiği her durumda… en çok ihtiyaç duyduğu anda yalnız bırakıldığında… İçindeki yaşam enerjisinden biraz daha kaybeder. Sonra insanlar o değişmiş halini görüp onu yargılar. “Eskisi gibi değil” derler. Daha öfkeli, daha mesafeli, daha soğuk olduğunu söylerler. Ama çoğu kişi sonucu görür, süreci değil. Kimse bir sabah uyanıp karanlık olmayı seçmez. Karanlık çoğu zaman uzun süre görülmeyen acının sonucudur. Sürekli taşıyıp kimseye anlatamadığın yüklerin… sessizce biriken kırgınlıkların… duyulmayan ihtiyaçların sonucudur. Bu yüzden bir insanın savunmalarına yukarıdan bakmanın kimseye ahlaki bir üstünlük kazandırdığı söylenemez. Çünkü herkesin bir sınırı vardır.
Ve o sınır aşıldığında değişen şey karakter değil, dayanma kapasitesidir.
Gitmek İstemiyordum, Sadece Böyle Yaşamaktan Yorulmuştum

Camdaki kız
Farkındasın bir şeyler yanlış gidiyor. Farkındasın bir şeyleri değiştirmek zorundasın. Farkındasın herkesin düşüncelerinden bağımsız düşüncelerin. Farkındasın sağlığın normal değil. Farkındasın her şey akıp gidiyor. Ve farkındasın her şey düşündüğünden çok daha fazlası…
Tamam farkındasın da, neyi değiştirebiliyorsun? Hiç bir şeyi. Böyle, ben yapamam ben buyum demekle keşke bir şeyler düzelse ya da sen böylesin aa tamam o zaman biz de sana böyle gelelim diye bir şey olsa. Madem farkındasın her şeyin neden düzelmiyor bir şeyler, neden herkes koşarken sen bekliyorsun, neden herkes güneşin tadını çıkarıyorken sen buz tutmuşsun?... Yapamıyorum. Karışamıyorum hayata. Karışamıyorum giden zamanın akışına. Karışamıyorum insanların içine. Normal olanı istemiyorum. Herkesin olanı, herkes gibi olmayı istemiyorum. Benim normalim bu çünkü artık. Yalnız oturmak, yalnız düşünmek, aklıma gelirse yemek yemek, canım isterse bir yer düzenlemek, canım isterse ses açmak-kapamak, uyumadığımda neden uyumadın sorusu dizilmemesi ve çok daha fazlası… yapabilir miyim tüm bunların telafisini bilmiyorum, düzelir mi her şey bilmiyorum. Ama bildiğim tek bir şey varsa bu şekilde uzun bir yolum kalmadı. Ya bu deveyi güdeceğim ya da bu diyardan gideceğim. Gitmeye gideceğim de benim istediğim şey bu mu gerçekten? Gitmek mi? Yoksa bir şeyler düzelmediği için gitmek mi? İkisi çok farklı şeyler. Çünkü eğer ikinci ihtimalse, bu demektir ki ben kalmak istiyorum, istiyorum da hiçbir şeyi düzeltecek gücüm kalmadı, düzeleceğine inancım kalmadı. Sırf bu yüklerden arınamadığım için gitmeyi seçtim. Baktım doğrudan gitmeyi de gözüm kesmiyor yolu nasıl kısaltırım hesabı yaptım. İnsanın her gün yaşarken yavaş yavaş tükenmeyi seçmesi de bir seçenekti sonuçta. Ben de belki de kolay olan varken zoru seçtim. Bir bakıyorum acaba düzeltebilir miyim kendimi, yaşamımı, hayatımdakileri… ama içim bağırıyor imkansız diye. Herkesin yaşadığı o uğraşmaya gerek olmayan hayatlarıyla benim canını dişine takarcasına çabaladığım hayat bir değil. Bu sebeple de o bahsettiğim çerçevedeki insanların neyi nasıl düşünüp yorumladığı da çok önemli değil doğrusu.
Artık insanların neyi nasıl dediği değil de kendimin de bu durumdan rahatsız olması ve değiştirmek istemesi sebebiyle değişmek istiyorum. Eskisi gibi olmak… eskisi gibi olmak diye bir şey olmadığının farkındalığına eriştim erişmeye ama bunu çok çok istiyorum. Ve bu nasıl olmayacak düşüncesiyle hayatı kendime yaşarken de zindan ediyorum. Bilmiyorum neyi nerden tutacağım neyi nasıl düzeltece ama o gücü kendimde bulduğum ilk an bu bataktan çıkmak istiyorum. Tek bildiğim şey bu. Çünkü içinde bulunduğum hayatta her boku yapabilme becerisini gösterip de sadece bir camın ardından hayata bakmaya devam etmek zoruma gidiyor. Düşünsene bir şey yapıyorsun ve bunu yapmak için insanlar eğitimler alıyor okullar okuyor ama sen bunu ne eğitim ne başka bir şey almadan çok daha kısa sürede en üst seviyesini yapabiliyorsun ama bunu hayata geçiremiyorsun. Çünkü ne zaman bunu bir eyleme dönüştürsen içinden bir şey seni engelliyor ve o yapılan emeği tak diye silip hiçbir şey olmamış gibi aynı kaldığın sıfır seviyesine indiriyorsun. Bu durumda benim düşmana ihtiyacım var mı sence? Asla yok, en büyük düşman kendime benim zaten. Bu yazının devamını umarım bir gün bir şeyleri değiştirip dönüştürebilmiş bir kişi olarak yazarım… şuan hala aynı bataktayım…
https://medium.com/@ozlemt/gitmek-i̇stemiyordum-sadece-böyle-yaşamaktan-yorulmuştum-02ed99904390
29 Nisan 2026 Çarşamba
Olgunluk Bir Hediye Değil, Hayatta Kalma Biçimidir
Olgunluk Bir Hediye Değil, Hayatta Kalma Biçimidir
Bazı insanlar olgunluğu yaşla karıştırıyor. Sanki zaman geçince herkes biraz daha sakin, biraz daha bilge, biraz daha güçlü oluyormuş gibi… Oysa gerçek hayat böyle işlemiyor. Zaman tek başına hiçbir şeyi iyileştirmiyor. Bazı insanları sadece daha yorgun, daha sessiz ve daha dikkatli yapıyor. Bugün üzerimde taşıdığım bu olgunluk, takvim yapraklarının bana bıraktığı zarif bir armağan değil. Onu; hayal kırıklıklarının içinden geçerek, ihanetlerin ardından yeniden ayağa kalkarak, gecelerce kendi zihnimle savaşarak, ve bazen gerçekten sonumun geldiğini düşündüğüm anlardan sağ çıkarak kendi ellerimle ördüm. İnsan dışarıdan bakınca sadece sonucu görüyor. Sakin bir yüz, kontrollü bir ses tonu, mesafeli bir duruş, kolay kolay dağılmayan bir insan… Ama kimse o görüntünün arkasındaki enkazı bilmiyor. Kimse bir zamanlar ne kadar kırıldığını, hangi cümleyle yıkıldığını, hangi sessizlikte nefessiz kaldığını, hangi gecede sabaha kadar tavana bakıp “Ben buradan nasıl çıkacağım?” diye düşündüğünü görmüyor. İnsanlar güçlü gördükleri kişilerin hep öyle doğduğunu sanıyor. Hayır. Bazı insanlar güçlü doğmaz. Sadece başka seçenekleri kalmadığı için güçlenir. Ben de onlardan biriyim. Yüzümde gördüğün bu sakinliğin öncesinde beni paramparça eden fırtınalar vardı.Sessizliğim huzurdan değil; çok fazla şey yaşamış olmanın yorgunluğundan doğdu. Bazı şeyler insanı olgunlaştırmaz, bazı şeyler insanı tamamen değiştirir. Bir noktadan sonra eskisi gibi saf kalamazsın. Eskisi gibi kolay güvenemezsin. Eskisi gibi hızlı bağlanamazsın. Eskisi gibi herkes için kendinden veremezsin. Çünkü bedelini öğrenmişsindir. İyi niyetin nasıl suistimal edildiğini, sabretmenin bazen sadece kendini tüketmek olduğunu, sessiz kalmanın her zaman asalet değil bazen sadece tükenmişlik olduğunu anlarsın. İşte o zaman değişirsin. Daha sert değil, daha seçici olursun. Daha soğuk değil, daha bilinçli. Daha uzak değil, kendine daha yakın. Bu dengeye kolay ulaşmadım. Defalarca savruldum. Yanlış insanlarda kayboldum. Yanlış yerlerde kendimi aradım. Kendi içimde düştüm. Uçurumların kıyısından geri döndüm. Bazen sustum çünkü anlatacak gücüm kalmadı. Bazen gittim çünkü kalırsam kendimi kaybedeceğimi biliyordum. Bazen vazgeçtim çünkü savaşmak değil, hayatta kalmak gerekiyordu. Bugün dimdik görünen yanlarım bir zamanlar en çok kırılan yerlerimdi. İnsan en sağlam duvarlarını en büyük yıkımlarından sonra örüyor. Bu yüzden artık kimseye “Sen çok değiştin” açıklaması yapmıyorum. Evet, değiştim. Çünkü aynı kalmak için fazla şey yaşadım. Bazı vedalar insanı büyütür. Bazı kayıplar karakterini yeniden yazar. Bazı acılar ise seni ya tamamen bitirir ya da seni senden daha gerçek birine dönüştürür. Ben ikinci tarafta kalmak için çok savaştım. Bu yüzden bugün üzerimde taşıdığım her şeyin bir bedeli var. Bu olgunluğun… Bu mesafenin… Bu suskunluğun… Bu kontrollü kalbin… Hepsinin. Bu elbisenin her bir ipliği için ruhumdan bir parça verdim. Ve şimdi insanlar bana dönüp “Ne kadar güçlüsün” dediğinde içimden sadece şunu düşünüyorum. Keşke bu güce hiç ihtiyaç duymamış olsaydım. Çünkü bazı güçler alkışlanacak şeyler değildir. Bazı güçler, sadece hayatta kalabilmek için mecburen geliştirilir. Ama yine de… Bugün buradaysam, hala ayaktaysam, hala içimde bir şeyler tamamen ölmediyse bu benim vazgeçmemeyi öğrenmiş olmamdandır. Ben küllerinden doğan insan masallarına hiç inanmadım. İnsan küllerinden doğmaz. İnsan küllerini yanında taşıyarak yürümeyi öğrenir. Olgunluk da tam olarak budur. Unutmak değil. Yok saymak değil. Hiç yara almamış gibi davranmak hiç değil. Olgunluk; yaralarına rağmen yumuşak kalabilmek, kırılmışken bile kimseyi kırmamayı seçebilmek, ve en önemlisi kendini kaybetmeden karanlığın içinden çıkabilmektir. Ben bugün üzerime bunu giyiyorum. Bir zarafet gibi değil, bir savaş izi gibi. Ve biliyorum; bunu gerçekten yaşamış olanlar ne demek istediğimi tek cümlede anlayacak.
KIRK ODALI BİR ZİHİN
Düşünmek… Acıd(t)ır
Düşünebiliyoruz … Bize verilen en büyük şeylerden biri belki de bu. Bir şeyi merak edebiliyoruz, sorgulayabiliyoruz, nedenini arayabiliyoruz...
-
Küllerinden doğmak: Acıyı yakıta çevirme sanatı Bir sabah uyandım demeyi isterdim. Ama bu, o sabahlardan biri değildi. Bu, haya...
-
Kendimin Peşinde Bazen insan, en büyük yabancılığı kendi yüzünde yaşar. Ömür boyu aynalara bakar ama bir kez olsun gözlerinin ardın...
-
Borç Defteri : Kendime Yazılmış Bu, babana duyduğun öfkenin kendine yönelmiş hâli. Bu, bilinçaltının en acımasız intikam ş...


.gif)
