24 Şubat 2026 Salı

Kendimi Kaybetmedim, Üzerim Örtüldü: Bir Öz-Yüzleşme Hikayesi

Öz-yüzleşme

        İnsan kendini ne zaman kaybeder? Kaybolduğunu fark ettiğinde mi, yoksa uzun zamandır başkası gibi yaşadığını anladığında mı? Ben kaybolmadım. Benim sadece üzerim örtüldü.

Farkındalığın Ağır Bedeli

Ben normalin aksine her şeyi erken fark edip, kendini o enkazda bırakmayı bile bile seçenlerdenim. Ama ne yalan söyleyeyim; en başındayken olayların bu raddeye geleceğini, kendimin bu hale düşeceğini hiç düşünmedim. Bazen kendime o kadar çok şaşırıyorum ki; "Bunları yapan, bunları düşünen ben olamaz ya" diyorum. "Değiştir artık bu lanet döngüyü, kendine dön!" diyorum içimden. Her gün ağıtını yaktığım o eski Özlem’e dönmek için daha ne kadar kendinden uzaklaşman gerekiyor? Ama sonra, sırf bu ve bunun gibi derinden acıtan sorulara cevap aramamak için kendimi bu hale getirdiğim aklıma geliyor. Ve kendimi daha derine, en derine gömmeye devam ediyorum.

Aynadaki Yabancı: 24 Yaşındaki Enkaz

Ben kendimden çoktan gitmişim. Peki, neden hala gideni döndürmeye, bulmaya, geri getirmeye çalışıyorum? Demek ki hala bataktan çıkmak için bir şeylere umut ediyorum. Bir şeylerin normal olmadığının farkındayım. Ama farkında olmak bir şeyleri değiştirmiyor. Eyleme geçmek işe yarar; farkında olduğun bozuklukları düzeltmeye çalışmak işe yarar. Öylece oturup "Ben farkındayım, ben görüyorum" demek, sadece kendini uçurumdan düşerken izlemek gibi... Aynaya baktığımda kendimle yüz yüze geliyorum ve baktığım yüz bile bana ait değil. Bundan çok geri gitmeye gerek yok; bir sene önceki o "tombul", kanlı canlı yüzle, bugün gördüğüm o "canlı cenaze" arasındaki fark kanımı donduruyor. Göz altları kararmış, 40 yaşındaki insanların çizgilerine sahip 24 yaşındaki bir enkaz...

Gelecekteki "Ben"e Mektup

Kendime asla olmadığım bir kişilik rolü verdim ve bu rolü oynamaya devam ediyorum. Aynı sorularla aynı yerde dönüp duruyorum. İyi de, artık cevabını bildiğin soruları sormayı bırakıp yapman gerekeni yapmaya başlasana? Beş yıl sonraki halime bir mektup yazsam, "Sevgili Ben" diye başlardım. Bunca senedir kendime hiç vermediğim bir sıfat bu... 

 "Umarım sen artık neyi sevdiğini biliyorsundur. Umarım sabahları yataktan çıkmak için bir sebebin vardır. Sana bugünden bir enkaz bırakıyorum ama lütfen sen o kırık dökük temellerden sağlam bir bina inşa etmiş ol. Bugün unuttuğum ne varsa, sen yeniden hatırladın mı? Lütfen bana hatırladığını söyle..."

Feda Edilmesi Gereken: Enkazın Kendisi

Bugün sana bir enkaz bırakıyorum demiştim ya... Aslında enkazın içinde hala sağlam kalan bir şey var. Kendime döndüğümde o şeyi yerinde bulamasam bile, en azından gideceği bir yer olduğunu bilerek yürüyeceğim.

Değişmek için ilk neyi feda etmek gerekir? Belki de sadece enkazın kendisini...


10 Şubat 2026 Salı

Balçığın dibinden gelen ses

Balçığın dibinden gelen ses



Ben, başkalarının yükünü taşıyarak kendi omurgasını kıran, sevgiyi borçla ölçüp kendini feda eden ve sonunda o enkazın altında tek başına kalan o kişiyim. Ben, toplanabilecekken tekme yiyen, düştüğü yerden kalkamayan, belki de artık daha da derine batanım.Zaferden bahsetmeyin bana. Benim öyle büyük inançlarım, parlak umutlarım yok.
Dinlemediler, ben de yazdım. Ama bu bir kahramanlık destanı değil. Bu, aklımı kaçırmamak için kelimelere tutunma çabası. Çünkü biliyorum ki, bu lanet olası, susmayan beynim, şarkılar sustuğunda beni yemeye başlayacak. O şarkılar ki, beni bir anda geçmişin en karanlık dehlizine de atabilir, imkansız bir baharın hayaline de inandırabilir. Onlar, artık bana ait olmayan bir ruhun son can çekişmeleri.
Artık biliyorum ki;
Kalbimdeki en derin yaraları hiçbir düşman açmadı. Onları, bir zamanlar “canım, kanım” dediklerim, ben düştüğümde üzerime basıp geçerken açtı. Bu onların zaferi değil. Bu, benim kendime anlattığım mutlu son hikayesinin sonu.
Artık umursamıyorum ki;
“Normal” neymiş, “olması gereken” neymiş, polyanna mutluluğu neymiş, umrumda değil. Değerimi başkasının gözlerinde aramaktan vazgeçtim, çünkü o gözlerde bir hiç olduğumu gördüm. Bir “aferin” beklemiyorum, çünkü en büyük çabamın karşılığının bir tekme olduğunu öğrendim.
Artık tek gerçeğim şu ki;
Bu debelenme, benim kaderim. Bu bok çukuru, benim evim. Tek dostum da, en büyük düşmanım da, sabahları kahvesini bile hatırlamayan bu yabancı, yani kendim. Bir adım ileri gidemiyorum, bir adım geri de. Sadece olduğum yerde, kendi çamurumda dönüyorum.
Ve şimdi, yemin falan etmiyorum.

Sadece bir şeyi biliyorum: Yazmayı bıraktığım, şarkıların sustuğu gün, bu debelenme bitecek. Ve bu, bir zafer olmayacak. Bu, sadece sessizlik olacak. O yüzden şimdilik, ellerim klavyedeyken, kulaklığımda aynı acı nakarat dönerken, bu balçığın dibinden yazmaya devam ediyorum.

Bu bir uyanış değil.
Bu bir teslimiyet de değil.
Bu, sadece hayatta kalma inadı.
Bu, benim kendime anlattığım hikayenin, şimdilik sonu bu.
 

2 Şubat 2026 Pazartesi

Zaaf Nedir? İnsan Zaafları Yüzünden Kendini Nasıl Kaybeder?

 Zaaf Nedir? İnsan Zaafları Yüzünden Kendini Nasıl Kaybeder?

gece karanlıkta pecerenin önünde oturup düşünen kadın görseli

Zaafların varsa, kaybetmeye her zaman mahkûm olacaksın. Dost acı söyler. Eskiden her şeyini kaybetmiş insanların konuşmalarına denk gelince içimden “Hadi oradan, beyin sende değil mi? Kendini yönetseymiş,” der geçerdim. Uzaktan davulun sesi hoş gelirmiş… Şimdi bu deyim kulağımdan gitmiyor.

Gerçekten de öyle oluyormuş. İnsan, her şeyini zaafları uğruna kaybettiğini fark ettiğinde, ortada zaten “sana dair” bir şey kalmamış oluyor. Ve işin en acı tarafı şu:
İstemeden, hatta farkına bile varmadan geliyorsun o noktaya. Zaafın seni yok ettiğinde önce konduramıyorsun. “Yok ya, onunla ne alakası var?” “Hayırlısı buymuş.” “Olacağı varmış, olmuş.” Bir sürü zırva… Zaman geçiyor. Bir şeylerin ters gittiğini hissediyorsun. Bakıyorsun ki bu kişi sen değilsin. Eski senle, şimdiki sen beyninin içinde sürekli kavga ediyor. “Sen böyle yapmazsın.” “Bu öfke nereden çıktı?” “Neden kendime düşman gibiyim?” Sorular çoğaldıkça, otokontrolü kaybettiğini kabulleniyorsun. İşte o an… Kafanı iki elinin arasına alıp oturuyorsun. Kendinden kaçmadan. Sorguya hazır halde. O anda içinizde konuşan sesi dinleyin. Çünkü o yalan söylemez. Tıpkı aklına ilk gelen düşüncenin çoğu zaman doğru olması gibi.

Geçmişe bakıyorsun… Bir işin vardı. Bir evin, bir düzenin. Anne-baba, arkadaş çevresi… Arada hâlini hatrını sormak için aradığın insanlar. Belki selam verdiğin bir işletme. Sevdiğin kafeler. Diskolar. Yemekler. Tenha bir sahil kıyısında oturduğun bir taş. Figürlerini sevdiğin çoraplar. Kokusunu sevdiğin parfümler. Takıntı haline gelen kahve fincanları. Yüzüne gözüne sürdüğün bir rimel, bir ruj… Bu cümlenin sonu gelmez. Çünkü bir zamanlar “sen” vardın. Ama şimdi aynaya baktığında yaşayan bir ölü görüyorsun. Çünkü artık sen diye bir şey kalmamış. Düşünceler senin değil.
Konuşan sen değilsin. Fiziken bile sen değilsin artık. Duygular mı? Allah rahmet eylesin… Cenazeleri çoktan kalktı. Kendini de o cenazede uğurladın. “Ben devam ediyorum, sen git,” dedin. Bir hevesle çıktığın yolda, zaman geçtikçe aklını kullanmaya başladığında şunu soruyorsun: “Ben ne ara böyle oldum?” Ama o saatten sonra fazla düşünme. Kaybolursun. Oradan çıkış yok. Bunu kabul edeceksin: Hayat büyük ölçüde bir senaryo. Sahte bir oyun kurgusu. Ve artık hayata bir daha asla eskiden baktığın pencereden bakamayacaksın. Sanırsın ki bu bir son. Bir karar eşiği. Belki bir zafer. Ama hayat, senin manifestolarını pek umursamıyor. Ben o eşikten sonra içimi öfkeyle doldurdum. Her gece oturdum, aynı acıları tekrar tekrar hatırlattım kendime. Kendime bedel ödetmek istedim. Oysa en büyük bedeli zaten yaşarken ödediğimi biliyordum. Ama yetmedi. Daha çok acısın istedim. Bir hayat bitirmenin bedelinin, sandığımdan çok daha ağır olduğunu kendime göstermek istedim. Evet, hayat bir kurgu. “Ben” dediğim şey bile bir kurgu. Peki bu her şeyin anlamsız olduğu anlamına mı geliyor? Asla. Tam tersine… Havada savrulan bir yaprağa, Sokakta patisini yalayan bir kediye anlam yüklemeye başlıyorsun. Çünkü hâlâ bir şeylerin en azından hislerin  gerçek olduğuna inanmak istiyorsun. Üzülme. Hayat ne kadar sahte olursa olsun, Senin duyguların ona inat bir o kadar gerçek. Artık anlamı sen belirlersin. Madem kurgudan ibaret bir oyundayız, O zaman bu boş sahnede en gürültülü, En cüretkâr performansı sergilemek benim hakkım. Ama hayat… En büyük derslerini bağırarak vermez. Bazen seni en savunmasız anında yakalar. Mesela evi temizlerken… Elinde bir vileda sapıyla öylece kalakalırsın. Çünkü hayat, En büyük derslerini en fısıltılı anlarda, En basit eşyaların dilinden öğretir. Ve yol bir gün öyle bir yere çıkar ki…Duvara çarpar ve düşersin. Bir daha kalkamamak üzere. Üzerine gelecek inşa ettiğin hayat, bunun bir sonu olmadığı gerçeğine çarpar. Elinde yine bir vileda sapı vardır. Kendine acırsın. Kaderine. Gençliğine. 

İşte orası son kilittir.
Artık sadece nefes alıp veren bir canlısındır.

KIRK ODALI BİR ZİHİN

​Susuyorum, sessizlik keskin

         Hep anlaşılmıyorum diye ağladım. Ya da onun için ağlıyorum sandım, kendime yine yeniden yalan söyledim. Aslında belki de anlatamıy...