Zaaf Nedir? İnsan Zaafları Yüzünden Kendini Nasıl Kaybeder?
Zaafların varsa, kaybetmeye her zaman mahkûm olacaksın. Dost acı söyler. Eskiden her şeyini kaybetmiş insanların konuşmalarına denk gelince içimden “Hadi oradan, beyin sende değil mi? Kendini yönetseymiş,” der geçerdim. Uzaktan davulun sesi hoş gelirmiş… Şimdi bu deyim kulağımdan gitmiyor.
Gerçekten de öyle oluyormuş. İnsan, her şeyini zaafları uğruna kaybettiğini fark ettiğinde, ortada zaten “sana dair” bir şey kalmamış oluyor. Ve işin en acı tarafı şu:
İstemeden, hatta farkına bile varmadan geliyorsun o noktaya. Zaafın seni yok ettiğinde önce konduramıyorsun. “Yok ya, onunla ne alakası var?” “Hayırlısı buymuş.” “Olacağı varmış, olmuş.” Bir sürü zırva… Zaman geçiyor. Bir şeylerin ters gittiğini hissediyorsun. Bakıyorsun ki bu kişi sen değilsin. Eski senle, şimdiki sen beyninin içinde sürekli kavga ediyor. “Sen böyle yapmazsın.” “Bu öfke nereden çıktı?” “Neden kendime düşman gibiyim?” Sorular çoğaldıkça, otokontrolü kaybettiğini kabulleniyorsun. İşte o an… Kafanı iki elinin arasına alıp oturuyorsun. Kendinden kaçmadan. Sorguya hazır halde. O anda içinizde konuşan sesi dinleyin. Çünkü o yalan söylemez. Tıpkı aklına ilk gelen düşüncenin çoğu zaman doğru olması gibi.
Geçmişe bakıyorsun… Bir işin vardı. Bir evin, bir düzenin. Anne-baba, arkadaş çevresi… Arada hâlini hatrını sormak için aradığın insanlar. Belki selam verdiğin bir işletme. Sevdiğin kafeler. Diskolar. Yemekler. Tenha bir sahil kıyısında oturduğun bir taş. Figürlerini sevdiğin çoraplar. Kokusunu sevdiğin parfümler. Takıntı haline gelen kahve fincanları. Yüzüne gözüne sürdüğün bir rimel, bir ruj… Bu cümlenin sonu gelmez. Çünkü bir zamanlar “sen” vardın. Ama şimdi aynaya baktığında yaşayan bir ölü görüyorsun. Çünkü artık sen diye bir şey kalmamış. Düşünceler senin değil.
Konuşan sen değilsin. Fiziken bile sen değilsin artık. Duygular mı? Allah rahmet eylesin… Cenazeleri çoktan kalktı. Kendini de o cenazede uğurladın. “Ben devam ediyorum, sen git,” dedin. Bir hevesle çıktığın yolda, zaman geçtikçe aklını kullanmaya başladığında şunu soruyorsun: “Ben ne ara böyle oldum?” Ama o saatten sonra fazla düşünme. Kaybolursun. Oradan çıkış yok. Bunu kabul edeceksin: Hayat büyük ölçüde bir senaryo. Sahte bir oyun kurgusu. Ve artık hayata bir daha asla eskiden baktığın pencereden bakamayacaksın. Sanırsın ki bu bir son. Bir karar eşiği. Belki bir zafer. Ama hayat, senin manifestolarını pek umursamıyor. Ben o eşikten sonra içimi öfkeyle doldurdum. Her gece oturdum, aynı acıları tekrar tekrar hatırlattım kendime. Kendime bedel ödetmek istedim. Oysa en büyük bedeli zaten yaşarken ödediğimi biliyordum. Ama yetmedi. Daha çok acısın istedim. Bir hayat bitirmenin bedelinin, sandığımdan çok daha ağır olduğunu kendime göstermek istedim. Evet, hayat bir kurgu. “Ben” dediğim şey bile bir kurgu. Peki bu her şeyin anlamsız olduğu anlamına mı geliyor? Asla. Tam tersine… Havada savrulan bir yaprağa, Sokakta patisini yalayan bir kediye anlam yüklemeye başlıyorsun. Çünkü hâlâ bir şeylerin en azından hislerin gerçek olduğuna inanmak istiyorsun. Üzülme. Hayat ne kadar sahte olursa olsun, Senin duyguların ona inat bir o kadar gerçek. Artık anlamı sen belirlersin. Madem kurgudan ibaret bir oyundayız, O zaman bu boş sahnede en gürültülü, En cüretkâr performansı sergilemek benim hakkım. Ama hayat… En büyük derslerini bağırarak vermez. Bazen seni en savunmasız anında yakalar. Mesela evi temizlerken… Elinde bir vileda sapıyla öylece kalakalırsın. Çünkü hayat, En büyük derslerini en fısıltılı anlarda, En basit eşyaların dilinden öğretir. Ve yol bir gün öyle bir yere çıkar ki…Duvara çarpar ve düşersin. Bir daha kalkamamak üzere. Üzerine gelecek inşa ettiğin hayat, bunun bir sonu olmadığı gerçeğine çarpar. Elinde yine bir vileda sapı vardır. Kendine acırsın. Kaderine. Gençliğine.
İşte orası son kilittir.
Artık sadece nefes alıp veren bir canlısındır.
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder