Şarkı Susunca Başlayan Gürültü | İçsel Sessizlik ve Müzik
Hikayenin sonu bu, şimdilik. Noktayı koydum. Ama mürekkep kurumuyor, kanamaya devam ediyor. Ve sessizlik… O vaat edilen huzurlu sessizlik hiç gelmiyor. Aksine, şarkı sustuğu an, asıl gürültü başlıyor. Zihnimin içindeki o mahşer yeri, o hiç durmayan, hiç yorulmayan, sürekli kendini ve her şeyi yargılayan o uğultu… Kulaklığımın bastırdığı o sesler, müziğin son notasıyla birlikte zincirlerinden boşanıyor.“Ne çok şarkı dinliyorsun,” diyorlar. Bilmiyorlar. Bilmiyorlar ki o şarkılar benim zihinsel diyaliz makinem. Ruhumun toksinlerini, o bitmeyen “neden”leri, “keşke”leri, “acaba”ları bir süreliğine de olsa temizleyen tek şey. Her şarkı, beynimdeki o korkunç gevezeliğe karşı bir barikat. Her nakarat, kendimi boğmamak için tutunduğum bir can simidi. Ama bazen o can simidi de delik deşik oluyor. Bazen bir melodi, beni kurtarmak yerine daha da derine çekiyor. Geçmişin bir anına, bir kokuya, bir hayal kırıklığına fırlatıyor. Ve ben, o anının içinde yeniden boğuluyorum. Türk kahvesini unutan bu yeni ben, o anıları hiç unutmuyor. Ne tuhaf değil mi? Hayata dair en basit ritüelleri, beni ben yapan o küçük zevkleri unutacak kadar kendime yabancılaştım ama acının her detayını, her tonunu dün gibi hatırlıyorum. Bu bir savaş değil artık. Savaşta kazanma umudu olur. Bu, bir fırtınanın ortasında, kırık bir tekneyle kalakalmak gibi. Ne yöne gideceğini bilmiyorsun, sadece suyun üzerinde kalmaya çalışıyorsun. Ve bazen, o kadar yoruluyorsun ki, kendini dalgalara bırakmak, o serin, karanlık ve sessiz sona teslim olmak en tatlı seçenek gibi geliyor. İşte o anlarda, elim tekrar telefona gidiyor. Ve bir şarkı daha açıyorum. Belki de bu bir hikaye değil. Belki de bu, sadece aynı şarkıyı başa sarıp duran bozuk bir plak. Ve ben, iğnenin takıldığı o çizikten kurtulmayı bekliyorum. Ya da belki de… o çizikte dans etmeyi öğreniyorum.
Hikayenin sonu bu, şimdilik. Noktayı koydum. Ama mürekkep kurumuyor, kanamaya devam ediyor. Ve sessizlik… O vaat edilen huzurlu sessizlik hiç gelmiyor. Aksine, şarkı sustuğu an, asıl gürültü başlıyor. Zihnimin içindeki o mahşer yeri, o hiç durmayan, hiç yorulmayan, sürekli kendini ve her şeyi yargılayan o uğultu… Kulaklığımın bastırdığı o sesler, müziğin son notasıyla birlikte zincirlerinden boşanıyor.“Ne çok şarkı dinliyorsun,” diyorlar. Bilmiyorlar. Bilmiyorlar ki o şarkılar benim zihinsel diyaliz makinem. Ruhumun toksinlerini, o bitmeyen “neden”leri, “keşke”leri, “acaba”ları bir süreliğine de olsa temizleyen tek şey. Her şarkı, beynimdeki o korkunç gevezeliğe karşı bir barikat. Her nakarat, kendimi boğmamak için tutunduğum bir can simidi. Ama bazen o can simidi de delik deşik oluyor. Bazen bir melodi, beni kurtarmak yerine daha da derine çekiyor. Geçmişin bir anına, bir kokuya, bir hayal kırıklığına fırlatıyor. Ve ben, o anının içinde yeniden boğuluyorum. Türk kahvesini unutan bu yeni ben, o anıları hiç unutmuyor. Ne tuhaf değil mi? Hayata dair en basit ritüelleri, beni ben yapan o küçük zevkleri unutacak kadar kendime yabancılaştım ama acının her detayını, her tonunu dün gibi hatırlıyorum. Bu bir savaş değil artık. Savaşta kazanma umudu olur. Bu, bir fırtınanın ortasında, kırık bir tekneyle kalakalmak gibi. Ne yöne gideceğini bilmiyorsun, sadece suyun üzerinde kalmaya çalışıyorsun. Ve bazen, o kadar yoruluyorsun ki, kendini dalgalara bırakmak, o serin, karanlık ve sessiz sona teslim olmak en tatlı seçenek gibi geliyor. İşte o anlarda, elim tekrar telefona gidiyor. Ve bir şarkı daha açıyorum. Belki de bu bir hikaye değil. Belki de bu, sadece aynı şarkıyı başa sarıp duran bozuk bir plak. Ve ben, iğnenin takıldığı o çizikten kurtulmayı bekliyorum. Ya da belki de… o çizikte dans etmeyi öğreniyorum.
https://medium.com/@ozlemt/şarkı-susunca-başlayan-gürültü-b0ebc2249510

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder